BİR DOKUN BİN AH İŞİT!

 

TÜRK EĞİTİM SEN; üniversitelerimizin ve üniversite çalışanlarının içinde bulunduğu durumu doğru tespit edebilmek ve konu ile ilgili kişilere ayna tutmak amacıyla sürekli çalışmalar yapıyor. Üniversitelerimize ziyaretler gerçekleştiriliyor, iki ayda bir üniversite bülteni çıkarıyor, basın açıklamaları yapıyor, düzenlediği mitinglerde mutlaka bu büyük ailenin sorunlarına, üniversitelerde görev yapan akademik personelin problemlerine, idari personelin içinde bulunduğu cendereye dikkat çekiyor.

 

Sendikamız “TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTE SORUNU VE ÜNİVERSİTE ÇALIŞANLARI” adıyla, anket ve mülakat yöntemini kullanarak, on iki ayrı ilde görev yapan 1130 akademik ve idari personelin görüşlerine başvurarak bir saha araştırması yaptırmıştır. Saha araştırmasının sonunda elde edilen bulguların bir kısmı basın toplantısı ile duyurulmuş tamamı ise kitaplaştırılarak dağıtılmıştır.

 

 Ankara’ya tüm üniversitelerimizden akademik ve idari personeller davet ederek kurultay ve bilgi şöleni düzenliyoruz.  2009 yılında 55 üniversiteden 115 katılımcı ile “Üniversite Kurultayı”  gerçekleştirdik. Kurultayda;

 

1-     YÖK’ten kaynaklanan sorunlar ve çözüm önerileri,

2-     Akademik ve İdari personelin özlük hakları ve çalışma şartları,

3-     Ücret sorunu,

4-     Yeni akademik personel yetiştirme politikaları, görüşülmüştür.

 

 Yukarıdaki başlıkların alt konuları da belirlenerek, oluşturduğumuz komisyonlar iki gün çalışarak raporlarını hazırlamış ve sunmuşlardır. Hazırlanan raporlar Genel Merkez’imiz tarafından kitaplaştırılarak, üniversitelerimize, basın mensuplarına, Milletvekillerine, TBMM Milli Eğitim, Kültür,Gençlik ve Spor Komisyonu üyelerine gönderilerek konunun vahametine dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

 

Merkez Yönetim Kurulumuz 16–18 Nisan 2010 tarihlerinde Ankara’da “Cumhuriyetimizin Yüzüncü Yılına Doğru Üniversite Vizyonumuz” adı ile bilgi şöleni düzenlemiştir. Bu şölende;

 

1-Akademik Personelin Yaşadığı Sorunlar ve Çözüm Önerileri,

2-Üniversitelerde Bilimsel ve Akademik Sorunlar,

3-Yükseköğrenim, Kalkınma ve Kaynak Sorunları,

4-Üniversitelerde Görev Yapan İdari Personelin Sorunları ve Çözüm Önerileri,

5-Yükseköğretim Politikaları,

6-Yüksek Öğrenimde Dil Sorunları,

7-Yüksek Öğretimde Güncel Sorunlar, ana başlıklarında olmak üzere yedi oturumda katılımcılar bildirilerini sundular. İlginin yoğun olduğu bilgi şöleninde deyim yerindeyse “Bir dokunduk bin ah işittik !”

 

2003 yılından itibaren Çin’in Shanghai Jiao Tong Üniversitesi Yüksek Öğrenim Enstitüsü tarafından yıllık olarak üniversiteler araştırma ve akademik performanslarına göre sıralanıyor. İlk beş yüze giren devlet üniversitemizin sayısı maalesef üçü geçmiyor. Onlarda beş yüzün son yüzlük bölümünde. İngiltere’nin ünlü yayınevleri Blackwell ve Quacquarelli Symonds ile The Times tarafından üniversitelerin yayın sayıları, atıf yapılan yayınları, yabancı öğrenci oranları gibi verilere göre yapılan sıralamada da isimler değişse de ilk beş yüze giren üniversitemizin sayısı değişmiyor. Bu kadar mutsuz ve huzursuz çalışanların olduğu bir camiada neden dünyanın ilk beş yüz üniversitesinde üniversitemiz yok veya yok denecek kadar az, diye hayıflanmak anlamsızdır.

 

Davet edilmesine rağmen YÖK’ten bilgi şölenine temsilci gönderilmemesini bir talihsizlik olarak görüyorum. Bu durumu kendisi ile yüzleşmek istememesine ve eksik yönlerini, yanlışlarını duymak istemiyor olmasına bağlıyorum. Buradan soruyorum: Deve Kuşu anlayışının kime ne faydası olabilir?

 

Bilgi şöleninde bildiri sunan bir katılımcımızın diğer bir katılımcıya ‘Kıdemli Yardımcı Doçent’  diye hitap etmesi salonda acı bir tebessüm havası oluşturdu.

 

Bazı katılımcılar Yardımcı Doçentlik unvanının, kendisinin başlı başına bir problem olduğunu, zorlama, uydurma bir unvan olarak ortaya çıktığını savunurken mevcut problemlerden ön plana çıkanları şöyle sıralamak mümkün:

 

A - Mahkeme kararları ile çalışma süresi ile ilgili 12 yıllık sınırlama kalkmasına rağmen, ikişer veya üçer yıllık sürelerle atanma şeklinin devam etmesi eğitim kalitesi ve bilimsel kalitenin önündeki en büyük engeldir.

 

B - Yardımcı Doçentlerimizi üzen ve yaralayan konulardan biri de derece sınırlamasıdır. Kim, neden, neye hizmet etmek için böyle bir engel koydu anlamak mümkün değil. Tüm öğretim elemanları birinci dereceye inebiliyorken Yardımcı Doçent’lere bu hak bir lüks olarak görülmüş ve onların üçüncü dereceden aşağıya inmeleri engellenmiştir. İlgilisi, ilgisizi bu konuyu duyan herkesin “Olur mu hiç böyle bir şey !” diyerek hayretlerini ifade etmelerine rağmen, çözüm konusunda adım atan yoktur. ‘Öyle gözüküyor ki bu problemi çözmekte Allah’ın izniyle Türk Eğitim Sen’e nasip olacaktır.’

 

C - Bu gün yabancı dil dayatması ve uygulamasındaki şekil diyor ki; ÜDS ve 65 puan sihirli bir değnektir. Siz bu sınavdan 65 puanı aldığınızda müthiş donanımlı oluyorsunuz. Geçemeyenlerde beş para etmez. Bu durum tam bir değirmen gibi. Yetenekli, zeki, çalışkan milletine ve vatanına hizmeti ön planda tutan nice beyinleri öğütüyor yok ediyor. ÜDS tam bir ticari kazanç kapısı haline gelmiş; bir cümle kuramıyor olmanıza rağmen size 65 üzeri not garanti eden kurumların, şahısların doğduğu iddia ediliyor. Eğer siz yabancı dili her şeyin üzerine koyar, tek ve alternatifsiz bir kural haline getirirseniz hem dilinize, hem de çocuklarınıza ihanet etmiş olursunuz. Bu durum aslında kendi dilimize, ses bayrağımıza da çok büyük haksızlıktır. Dilimize ve dahi kültürümüze boyunduruk geçirmekten başka bir şey değildir. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu konuda dikkatimizi şu veciz sözü ile çekiyor: “Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır

 

D - Sözlü sınavın olduğu her yerde kafalar rahat değildir. Çıkan her sonuç sorgulanır. Doçent adayları çoğu zaman şu ima ile karşılaşır “Bana jürini söyle sana sonucunu söyleyeyim.” Durum bu kadar vahimdir.

 

Düzenlemiş olduğumuz bilgi şöleninde araştırma görevlilerinin sorunları da tüm yönleri ile ele alındı. Özellikle genç ve gelecek vaat eden bir arkadaşımızın bildiri başlığı ‘ Akademik Personel Yetiştirme Sürecini Baltalayan Sabıkalı İstihdam Maddesi: 50-d ‘ idi. Bir istihdam maddesi nasıl sabıkalı olabilir diye düşünürken bu maddeyi sabıkalı yapan özellikleri bir bir ortaya çıktı. Şöyleki:

 

a- Araştırma Görevlileri arasında eşitsizlik doğurmaktadır. Araştırma Görevlileri 50-d ve 33-a maddelerine göre istihdam edilmektedirler.50-d ile  çalışan Araştırma Görevlilerine zaman zaman siz “Burslu Öğrenci”siniz gibi moral ve motivasyonu bozan söylemler ifade edilmiş veya  iki istihdam şeklindeki  pozitif ayrımcılığı “Beyaz Türk”, “Siyah Türk” gibi kavramlarla  ortaya koyanlar dahi olmuştur.

 

b- 50-d ile istihdam edilen araştırma görevlisine iş güvencesi sağlanmamakta bu durum akademik yetiştirme sürecini yarıda keserek harcanan milli gelirin boşa gitmesine sebep olmaktadır. Ayrıca Araştırma Görevlileri bu sebeple ya aile kuramamaktalar ya da bir şekilde risk alarak kurmuş olanlar kaygılar sebebiyle huzursuzluk içersinde ruh ve aile sağlıkları bozulmaktadır.

 

c- 50-d ‘ nin verdiği güvencesizlik sebebiyle, fırsat bulanların başka kurum ve kuruluşlara geçmesi sebebiyle özellikle boş kontenjanlardan ötürü eski üniversitelerimizde doğan sıkıntılar giderilememekte, yeni açılan üniversitelerin ihtiyacı olan personel talebi karşılanamamaktadır. Bu durum ayrıca laboratuarların verimli kullanılmasına engel olmaktadır.

 

d- Akademik başarı sürecini darp ederek, ülkemizin ve üniversitelerimizin bilimsel başarılarını tökezletmektedir.

 

Akademik personel sorunlar yumağında kaybolmuşken üniversitelerimizdeki idari personelin bir eli yağda bir eli balda değildir. Ülkemizde ekonomik ve sosyal haklar bakımından en geri bırakılmış gurup, üniversitelerdeki idari personeldir. Görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavları düzenli olarak yapılmamaktadır. Bu durum üniversitelerimizdeki idari personelin görevlendirilmesinin daha uygun olacağı kadrolara akademik personel görevlendirilmesi yolunu açmakta; sonuç olarak mutsuz, kendini geliştirmeye gayret etmeyen, verimi düşen, gelecekten hiçbir beklentisi olmayan çalışanlar ordusu meydana gelmektedir. İdari personel talebi, unvanı ve görev tanımı dışında başka işlerde çalıştırılmaya zorlanmaktadır. Yer değiştirme ve kurumlar arası geçiş taleplerine kulak tıkanmaktadır. Maalesef kuralsız ve güvencesiz çalıştırma olarak nitelediğimiz sözleşmeli istihdam (Sözleşmeli Kölelik) modeli üniversitelerimizde de öncelikli istihdam modeli haline gelmiştir. Sözleşmeli istihdam modelinden derhal vazgeçilmelidir.

 

Çalışanları bu duruma düşürmek ülkenin geleceğine dinamit koymaktan başka bir şey değildir. Çalışanlarını mutsuz ve huzursuz eden bir yönetim anlayışının kimseye faydası yoktur.

 

 Ancak üniversite çalışanlarının da sendikalaşma oranlarına şöyle bir bakıp kendisini hesaba çekmesi ve çözüm sürecine yapacağı ilk katkının şikâyetle değil, bir sendikaya üye olmakla başlayacağını fark etmesi gerekmektedir. Örgütlü olmanın gerekliliğinin fark edilmesi dileğiyle…