PARALEL ÇETE


İlahiyat Profesörü Nadim Macit hocamız, Siyasal İslamcılığı tanımlarken şu ifadeleri kullanır: “Siz, İslam’ın önüne siyasetinizi koyarsanız, bir süre sonra siyasetinizi din gibi görürsünüz. Sizin gibi düşünmeyen ve sizin gibi değerlendirmeyenleri; yani sizin siyasetinizin dışında duranları, aynı zamanda din dışı olarak kabul edersiniz”.

İslam’ın, aktüel siyasete alet edilmesi ve bunun doğurduğu problemler, Müslüman toplumların asırlardır süre gelen yarasıdır.

Asırlar önce yaşananlar, bugün sadece formatı değişerek devam ediyor. Müslümanlar, başka Müslümanları DİN adına ötekileştiriyor, dışlıyor ve hatta katlediyor.

Dün, iki cihan güneşi Hz. Peygamberimizin kanından canından gelen Hz. Hüseyin’i katleden hastalıklı KAFA, bugün de yine DİN adına Müslümanın kellesini kesiyor.

Her ikisinin de ortak özelliği: DİN adına kendi SİYASETLERİNİN davasını gütmek.

İşte Suriye’de, Irak’ta şahit olduklarımız;

İşte IŞİD, El- Kaide melaneti!

Bu karakterin, politik sahadaki nevileri de aynı özellikleri taşır. Belki bunlar kendileri gibi düşünmeyenlerin kafalarını kesmezler. Ama onlar da farklı keskin reflekslerle tavırlarını ortaya koyarlar: Eleştirenleri şiddetle tahkir ederler, dinin bütün enstrümanlarını politik propagandalarına alet ederler, ibadet mekanlarını ve mukaddes değerleri siyasetlerinin vazgeçilmez aracı olarak kullanırlar, memleket dahilindeki bütün dini grupları, din hizmeti veren kurumları, din görevlilerini ve din görevlisi adaylarını kendi siyasetlerinin zorunlu gönüllü memuru olarak görürler.

Bunları eleştiremezsiniz; aksi halde münafık, fasık ve hatta küfür olarak zan altında bırakılırsınız.

İşin garibi, cehaletin tam kuşatması altındaki geniş kalabalıklar da bir süre sonra gerçeği bu şekilde algılamaya başlarlar. Bunlara oy vermediklerinde, söyledikleri gibi eylemediklerinde, siyasetlerine hizmet etmediklerinde GÜNAH işledikleri zannına kapılırlar.

Allah ıslah etsin.

***

Bugün ülkemiz, İslam’ı referans olarak aldığını iddia eden ideolojik geleneğin omurgasını oluşturduğu bir iktidar tarafından yönetiliyor.

Hükümet eden parti, bütün iktidar alanlarına hakimiyet arzusunu taşıyor ve bunu da her vasıtayı, her yöntemi kullanarak gerçekleştirmeye gayret ediyor. Hatta elinde bulundurduğu DEVLET GÜCÜNÜ acımasızca bu hedefi doğrultusunda seferber ediyor.

Ekonomi, eğitim, bürokrasinin her kademesi, spor, medya, STK örgütlenmesi, sosyal hayatın her zerresi…,

Tek bir saha yok ki, AKP iktidarının nüfuzunun baskısı altında olmasın.

Sadece nüfuz yerleştirmek mi?

Tabii ki hayır!

İktidarın hedefi, sadece nüfuzunu gerçekleştirme değil; İstiyorlar ki, yaşayış, düşünce, dünya görüşü, anlayış ve algı karakteri açısından herkes ONLAR gibi olmalı!

Onlara BİAT etmeli!

İktidar, aynı zamanda kendisine biat etmeyenleri de teslim alıyor, teslim olmayanlara da nefes aldırmamaya azmediyor.

Kimi okuyucular bu iddianın abartılı olduğunu düşünebilir.

Burada siyasi mülahaza ve politik tartışmalara girmeden; ve kesinlikle Hükümetin tutumunu siyasi bir değerlendirmeye tabi tutmadan; sadece çalışma hayatında, çalışma hayatının sadece bir kısmında ve sadece son birkaç aydır yaşananlara örnekler vererek tespitleri vurgulayacağım.

***

Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13 Haziran 2014 tarihinde kabul edilmesiyle birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’nda adeta bir deprem yaşandı.

Düzenlemeyle birlikte, görevinde 4 yılını doldurmuş binlerce yöneticinin görevi sonlandırıldı.

Öncelikle görev süresi yeniden uzatılacak okul müdürlerinin değerlendirmeleri yapıldı.

Milli Eğitim Müdürlüklerinde oluşturulan sözde değerlendirme komisyonlarının marifetleriyle; ahlak, vicdan, insaf ve insani tüm değerler katledilerek, sipariş listeler üzerinden okul yöneticileri sıralamaya tabi tutuldu. Bölgelerinde en başarılı olan, personelinin tamamının takdir ve tasvip ettiği, öğrenci ve velileri tarafından muhabbetle sahip çıkılan ve her zaman mahallinde eğitim camiasının yıldızı olan nice okul müdürü ahlaksızca tahkir edildi, “Başarısız” addedilerek görevinden alındı.

Sanırım bu meslektaşlarımıza; “Kaşını beğenmedim, gözünden rahatsız oldum, babanı da sevmezdim…” diyerek görevden alsalardı daha ahlaki olurdu!

İnsanların haysiyetini, gururunu, kariyerlerini böylesine seviyesizce rencide etmeyi tartacak hiçbir ölçü yoktur.

Yazık!

***

Eğitim kamuoyu biliyor ki, tüm bunlar milli eğitim de PARALEL bir çete üzerinden ahlaksızca yürütülmektedir.

***

Sürecin ikinci aşamasında da ilk defa ve yeniden atanacak okul müdürleri için Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesinde oluşturulan mülakat komisyonları marifetiyle değerlendirmeler yapıldı.

Amma ne değerlendirme!

Ahlakın sükut ettiği, insafın rafa kaldırıldığı, vicdanların kör olduğu bir sürece daha şahit olundu.

Koca koca adamlar(!), şube müdürlükleri uğruna, ellerine tutuşturulan listelere onay vermekten başka bir iş yapamadıkları komisyonlarda, sözde değerlendirmeler yaptılar.

Mevzuat bilgisi, birikim, tecrübe, liyakat, beceri, kabiliyet…

Muhteremler için bunların hepsi hikaye!

Varsa yoksa BİAT.

Mezhebin, meşrebin, itikadın, ideolojin, dünya görüşün, durduğun yer, hatta daha önce bu tayfaya karşı sergilediğin marjinal tavırların dahi hiç önemi yok!

Biat etmişsen, bunlar için mutebersin; yoksa nefes almaya dahi hakkın yok!

Hemen hemen tüm yurt genelinde mülakat komisyonları, siyasi iktidarın saha memuru olan sözde bir sendikanın üyelerinden oluşturuldu. Bu sözde komisyonların sözlü sınava tabi tutuğu adaylardan atanmaya yetecek yüksek puanı alanların da neredeyse tamamı yine aynı sözde sendikanın üyeleri.

Örneğin, İstanbul ilinde her biri beş kişiden oluşan dokuz komisyonun 45 üyesinin 44’ü ebs isimli örgütün üyesi!

Bu komisyonların gerçekleştirdiği değerlendirme sonuçları ise sürpriz olmadı.

Örneğin;

Bağcılar’da 90 ve üzeri puan alan 28 adaydan 27’si ebs isimli örgütün üyesi,

Kartal’da 85 ve üzeri puan alan 26 adayın tamamı ebs isimli örgütün üyesi,

Maltepe’de 85 ve üzeri puan alan 19 adaydan 18’i ebs isimli örgütün üyesi,

Adalar, Pendik, Sultanbeyli ve Tuzla’da 100 puan alanların tamamı, 80 ve üzeri puan alan adayların %98’i yine aynı örgütün üyesi!

Vay be!

Bu verilerden iki sonuç çıkar:

Ya eğitim camiasının üstün zekalı tüm eğitimcileri aynı örgütün çatısı altında toplanmış; ya da milli eğitimi idare eden zavallılar sürüsü, koskoca camiayı bir örgütün çetevari istilasına teslim etmişler!

Yuh olsun!

***

Şimdi şahit olduğumuz bu rezillikleri, IŞİD’in yaptıklarıyla mukayese ettiğimizde ağır mı kaçar?

Tabii ki, ülkemizdeki hiç kimseyi; caniler sürüsü olan bir kanlı terör örgütüyle aynı kefede değerlendirmek gibi çiğliğimiz olamaz.

Lakin;

Her ağzını açtığında dinden, imandan, maneviyattan, değerlerden bahseden bu güruhun yaptıkları da izaha muhtaç değil midir?

Hem din, diyanet, ahlak diyeceksin;

Hem de kul hakkı yiyecek, insanların haysiyetini un ufak edecek, biat etmeyene nefes aldırmayacaksın!

Bu yapılanlar, -ilkesel anlamda- Nadim Hoca’nın tasnifine uymuyor mu?

Farzı muhal;

Bağdadi denilen müptezel, IŞİD adlı bir terör örgütünün başında değil de; Türkiye’de bir siyasi partinin başında, bürokraside etkin bir konumda ya da siyasi iktidarın tetikçiliğini yaparak devletin imkanlarını kullanan sözde bir STK’nın başında olsaydı; inanın o da bunların yaptığından fazlasını yapmayacaktı. Bağdadi de görevden alacak, kendisine biat etmeyenlere görev vermeyecek, sürgüne tabi tutacak; velhasıl, o da milli eğitimde bugün yaşanılan zulümü gerçekleştirecekti.

Ya da;

Bugün çalışma hayatımızda hak yiyen, kul hakkını gasp eden, insanları ötekileştiren bu tayfanın mihmandarları, Suriye’de ya da Irak’ta bir terör örgütünün başında olsalardı, acaba onlardan farklı ne yaparlardı merak ediyorum.

Çünkü, mantalite aynı: “Ben hakkı temsil ediyorum. Benden olmayan batıldır, dolayısıyla katli vaciptir!”

Birisi kafa keserek katli vacip hükmünü ifa ediyor; diğeri de görevden alarak, göreve getirmeyerek, iş vermeyerek, sürgüne tabi tutarak, teslim alarak, nefes aldırmayarak hükmü ifa ediyor.

Allah şerlerinden esirgesin.

Talip GEYLAN