İLKELİ SENDİKACILIK MI; FIRSAT DÜŞKÜNLÜĞÜ MÜ?

 

Kamuoyunda MEB Yasası olarak bilinen, MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN 14 Mart 2014 tarih ve 28941 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

İktidar partisi, sürecin başından beri tüm iyi niyetli ikaz ve önerilere kulaklarını tıkayarak, “Ben yaptım oldu” anlayışıyla kanunu hayata geçirdi!

Sayın Başbakan ve AKP, on iki yıldır sürdüregeldiği gibi, toplumun neredeyse tamamını ilgilendiren bu düzenlemede de sadece kendi belirlediği hedeflere matuf bir “iş” yaparak; sosyal tarafları dinlemeyen, eğitimin ihtiyaçlarıyla örtüşmeyen ve yaratacağı tahribatın uzun yıllar hissedileceği bir ucube uygulamayı daha hayata geçirdi.

Yasa, Bakanlık bünyesinde bulunan tüm yönetici kadrolarıyla ilgili yeni düzenleme getirmesinin yanı sıra; müfettişlerin statüleri, dershane düzenlemesi, merkez ve taşra teşkilatında yeni unvanların ihdas edilmesi gibi bir çok yeni uygulamayı hayata geçirdi.

Çalışanları doğrudan ilgilendiren bir çok yeni düzenleme getiren bu yasanın, belki de, sadece iki yönüyle eğitim çalışanlarına fayda sağlayacağını söylemek abartılı olmaz sanırım. Birincisi özür grubu tayinlerinin, eskiden olduğu gibi, yarı yıl tatilinde de yapılabileceği hükmünü getirmesi; bir diğeri de mahkeme kararları aleyhte sonuçlananların aldıkları uzman öğretmenlik ücretlerinin geçmişe dönük ödemelerinin geri alınamayacağı düzenlemesini sağlamasıdır.

Bu iki hususun dışında yasanın ciddi ve yeni sıkıntıları doğuracağı aşikardır.

***

Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, Bakanlık merkez teşkilatında Müsteşar dışındaki bütün yöneticilerin ve tüm il-ilçe müdürlerinin vadesi doldu!

Ömer Dinçer döneminde alt üst edilen Bakanlık hafızası, yine aynı Hükümetin marifetiyle bir kez daha örselendi.

Şimdi bütün yönetici makamları, görevlendirme usulüyle pansuman edilmekte.

Yasanın 25 inci maddesi hükmü gereğince bütün okul müdürü, müdür başyardımcısı ve müdür yardımcılarının statüleri lağvedildi.

Görüldüğü gibi bu düzenlemeden, halen görev başındaki 73.885 okul yöneticisi, yani herkes nasibini alacak.

Kimisi hemen şimdi, kimisi üç kimisi beş ay, kimisi de bir iki yıl sonra!

Ama nihayetinde MEB’deki bütün idareciler bu uygulamayla elde var sıfır diyecekler!

Yasa, aday öğretmenlikle ilgili de yeni problemler getiriyor.

Yasanın mucitleri öğretmen adaylarına diyor ki;

“Binbir zorlukla üniversiteyi yerleşip, yine binbir zorlukla eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra KPSS’yi kazanarak yüzbinlerce aday arasından sıyrılmış olman sana öğretmen olma hakkını vermiyor.

Geleceksin bizim önümüze; bir yıl çalışacaksın, sonra seni performans değerlendirmesine tabi tutacağız. Bu tezgahtan geçer not alırsan, bu kez seni yazılı ya da sözlü sınava tabi tutacağız. Bu engeli de aşarsan işte ancak o zaman ÖĞRETMEN olmaya hak kazanacaksın.

Yani performansını beğenmezsek ya da yazılı/sözlü sınavdan geçer not alamaz ve ikinci yılda da başarılı olamazsan seni kapının önüne koyarız.

Nazarımızda; yıllarını verdiğin üniversite hazırlık sürecinin, gençliğini feda ettiğin üniversite eğitiminin ve yüzbinlerce rakibini geride bırakarak başarılı olduğun KPSS’nin hiçbir kıymet-i harbiyesi yok!”

Yani, yar saçların lüle lüle, haydi sana güle güle!

İşte AKP Hükümetinin yeni bir reform diye kamuoyuna servis ettiği “Milli Eğitim Temel Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” adlı ucubeden yansıyan fotoğrafın kaba ve kısa özeti bu!

***

Bu ucubenin mucitleri ve savunucuları için;

Tecrübe ve birikimin,

Verimliliğin,

Pedagojik gerçeklerin,

Gelecek kaygılarının,

Emeğin,

Adaletin,

Eğitimin,

Vefanın,

Hiçbir değeri ve anlamı yokmuş!

Onlar için tek geçer ölçüt;

Benim adamım olacaksın,

Bana kul olacaksın,

Benim kölem olacaksın,

Bana biat edeceksin,

Ben söyleyince oturacaksın, ben buyurunca kalkacaksın!

***

Buraya kadar söylenenler hadisenin teknik boyutu.

Bir de ahlaki açıdan sorgulanması ve ders çıkarılması gereken bir başka süreci daha yaşıyoruz:

Eğitim çalışanları, geçtiğimiz şu birkaç aylık zaman diliminde iki farklı sendikal duruşa şehadet ettiler.

Birincisi, ilkeli ve onurlu mücadele ortaya koyan sendikal duruş.

Kamuoyu çok iyi hatırlayacaktır: Bahse konu düzenlemeye dair ilk işaretler belirmeye başladığı andan itibaren, sendikamız harekete geçmiş ve muhatabı olan tüm kişi ve kurumlar nezdinde girişimlerde bulunmuştur.

Genel Başkanımız sayın İsmail Koncuk, onlarca televizyon programında, kamuoyundan gizlenerek hazırlığı yapılan düzenlemeyle ilgili kaygılarını dile getirmiş; kendisinin, her ziyaret ve toplantısında değerlendirmelerinin ilk sırasında MEB düzenlemesi yer almıştır.

Genel Başkanımız, “Bu yasa tasarısını tanımıyoruz” diyerek eğitim çalışanlarının kazanılmış haklarının alınamayacağını her düzeyde en net şekilde dile getirmiştir.

Bakanlık bürokrasisi nezdinde de görüşmeler gerçekleştiren Genel Başkan Koncuk, 12 Şubat 2014 tarihinde Merkez Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte Bakan Yardımcısı Orhan Erdem’le makamında gerçekleştirdiği görüşmede de uyarılarını dile getirmiştir.

Türk Eğitim-Sen şubeleri, 13 Şubat 2014 tarihinde yurt genelinde eş zamanlı düzenledikleri kitlesel basın açıklamalarıyla eğitim çalışanlarını ve kamuoyunu, getirilmek istenen düzenlemeyle ilgili olarak bilgilendirmişlerdir.

Sendikamız tek bir günü dahi boş geçmeden sürecin her aşamasına müdahil olmaya gayret etmiştir.

21 Şubat 2014 tarihinde TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nda 11 saat süren toplantıya iştirak eden Genel Başkanımız İsmail Koncuk, toplantıda 48 dakika süren bir konuşma yaparak, milletvekillerini bilgilendirmiş ve sayın Nabi Avcı ve bürokratlarının huzurunda tasarıyı eleştirerek “Şömine başında Milli Eğitim Bakanlığı idare edilemez” demiştir.

Tüm ikaz ve önerilere rağmen tasarının TBMM Genel Kurulu’na getirilmesi üzerine, ilk olarak, 25 Şubat 2014 tarihinde ülke genelinde şubelerimiz tarafından uyarı eylemleri yapılmış ve ardından da 26 Şubat 2014 tarihinde üretimden gelen gücümüz kullanılarak bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirilmiştir.

Velhasıl, Türk Eğitim-Sen, sürecin başından itibaren eğitim çalışanlarını uyandırmak, ilgilileri bilgilendirmek ve yaklaşan tehlikeyi bertaraf edebilmek için kesintisiz bir eylemlilik ve hareket içerisinde olmuştur.

***

Peki çalışanların malumu olan bir başka sendikal(!) duruş ne yapmıştır dersiniz?

Kapalı kapılar arkasında “iş” çevirerek, kumpas peşinde koşmuş ve el altından şayia yayarak “Bu düzenleme bizim mutfağımızda kotarılmıştır” demiş midir?

Bütün sendikalar ve hatta sendikasız çalışanlar iş bırakma eylemi yaparken, kapı arkasına sinmiş ve hatta üyesi idareciler eliyle grev yapan çalışanlara soruşturmalar açtırmış mıdır?

TBMM Milli Eğitim Komisyonu görüşmelerine “Ben çok mühim bir adamım, uğraşamam böylesine lüzumsuz işlerle” dercesine Genel Başkan düzeyinde katılmayarak, “Dostlar alış verişte görsün” misali toplantıya gönderdiği yönetim kurulu üyesi ağzından içi boş birkaç kelamla yetinmiş midir?

Utanma belasına dile getirmek zorunda kaldığı birkaç cılız lakırdının dışında, Hükümeti ve MEB yönetimini hedef alarak tasarıya karşı net ve kararlı bir duruş sergileyebilmiş midir?

“Siz ne yapıyorsunuz kardeşim, aklınızı başınıza alın. 73.885 yöneticiyi elinizin tersiyle itemezsiniz! Siz parti memuru mu istiyorsunuz” diyerek kanuna karşı çıkmak yerine; okul okul gezerek bize üye olursanız sizin yönetici olarak görevlendirilmenizi sağlarız ha!” şeklinde çirkin bir yola sapmış mıdır?

“Bu ne ahlaksızlıktır. Gençlerimizin on yıllara dayanan emeğini yok sayamazsınız. Siz öğretmen mi istiyorsunuz, kendinize kapı kulu mu arıyorsunuz?” diyerek aday öğretmenliğe getirilen saçma engellere karşı durmak yerine; “Sendikamıza üye olursanız stajyerliğiniz kalkar, aksi halde öğretmen olamazsınız” gibi bir propagandayla seviyesizlik yapmış mıdır?

İktidarların gelip geçici olduğu şuuruyla, asıl sahip çıkılması gerekenin kazanılmış ve müktesep haklar olduğuna inanarak kanununa karşı ilkeli bir tavır sergilemek yerine; “Gün bugündür kardeşim, bal tutan parmağını yalar” inancıyla fırsatçılık yapmışlar mıdır?

Bir yandan “Bizim birlikteliğimiz duruş birlikteliğidir, değerler birlikteliğidir. Mazlumun ve mağdurun sesi olmanın mücadelesini sürdürüyoruz” babında süslü cümleler kurarken; diğer yandan yüz bine yakın eğitim çalışanını mağdur eden bir yasal düzenlemeye, nemalanma iştahıyla ses çıkarmama düzeysizliğini göstermiş midir?

Bir taraftan “Medeniyet değerlerimizi baz alarak yarının tarihine olumlu ve erdemli bir miras bırakmanın çabasındayız” nutukları atarken; diğer taraftan adam kayırmanın, adaletsizliğin, tehdit ve ikbal rüşvetlerinin birer erdem olmadığı ve medeniyet tarihimizde hiç yer almadığının farkına varmış mıdır?

***

Neyse..,

Herkesin, bu hususları vicdanında sorgulamasını diliyorum.

***

İnanıyorum ki, eğitim çalışanları;

FIRSAT DÜŞKÜNLÜĞÜNÜ semirtmeyecek, İLKELİ SENDİKACILIĞI yüceltecektir!

 

Talip GEYLAN