AÇILIYORUZ… AÇIKTA KALMAYALIM!
Malum “Açılım” tartışmaları birkaç aydır ülke gündemimizi, başka hiçbir meseleye yer bırakmazcasına, işgal ediyor.
Memleketimizde haftalardır başkaca hiçbir gelişme yaşanmıyormuş gibi kulaklar sağırlaşmış, gözler körleşmiş, idrakler tıkanmış durumda…
Şöyle bir Türkiye tablosu düşünelim;
Yıllardır, bir pranga gibi yavaş yavaş “ümüğümüzü sıkan” ekonomik kriz, son bir buçuk yıldır “küresel” bir niteliğe bürünerek suyumuzu çıkartmıyormuş,
Ekonomik küçülme oranları, ikinci dünya savaşı yıllarının rekorlarını egale(!) etmemiş,
Bütçe açığımız, daha yılın ilk çeyreğinde yıl sonu hedefini yakalamamış; “İşsizlik fonu” birikimleri bile bütçe dengelerini rahatlatmak için kullanılmıyormuş,
İşsizlik rakamları alıp başını gitmemiş, tam tersine ülkenin istihdam sorunları halledilmiş, milli gelirimiz kişi başına 20 bin doları aşmış,
Memur, işçi, esnaf ve çiftçimizin beklentileri tatmin edilmiş, bütün sıkıntılarına çözüm bulunarak yaşam standartları muasır seviyeye yükseltilmiş,
Çeyrek asrı aşkındır süren katliamların sorumlusu olan terör örgütü silahı bırakmış, saldırıları durdurmuş, en ufak bölücü eylemde bulunmuyormuş,
Siyasette, bürokraside, medyada, üniversitelerde mevzii tutmuş olan bütün ihanet işbirlikçileri tasfiye edilmiş, her kesim ülkemizin birliği ve huzuru hedefinde kanaat ve eylem birliğinde buluşmuş,
Siyasi ve bürokratik düzeyde ve yerel yönetimlerde cüretkarca organize edilen tüm yolsuzluk ve hırsızlıkların deşifresi yapılarak hesabı sorulmuş,
Yıllardır, tüm dış politikamızı ipotek ettiğimiz AB üyelik sürecinde hiçbir engel kalmamış, tüm üye ülkelerin yeterli sempatisine mazhar olmuşuz,
Dahiyane “Kıbrıs Açılımı”mız netice vermiş ve KKTC üzerindeki tüm ambargolar kaldırılarak BM’ye katılmış, hatta Rum kesimiyle eşit statüde AB üyesi bile olmuş,
İşgalci ABD Irak’tan çekilmiş, kırmızı çizgilerimizden olan Irak’ın toprak bütünlüğü korunarak üniter devlet yapısı tekrar ihdas edilmiş, Türkmenler dahil tüm Irak’lı gruplar huzur içerisinde yaşayarak bölgesel barışa katkı sağlıyormuş,
Rasmussen, İslam dünyasından içtenlikle özür dilemesinin yanı sıra NATO Genel Sekreteri olarak Türkiye’ye verdiği sözü tutmuş ve NATO idaresinde temsilcilerimizi etkin görevlere getirmiş,
Ermenistan, tarihi yanılgısının farkına varmış ve gerçek dışı iddia ve taleplerinden vazgeçerek ülkemizin sınır bütünlüğünü tanımış, ASALA’nın bir terör örgütü olarak işlediği cinayetlerden ötürü ülkemizden özür dilemiş ve iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmiş,
… vs.
İşte, ancak böyle bir Türkiye fotoğrafında gündem; yalnız ve yalnız tek bir konuya, hem de kimsenin ne olduğunu bilmediği, sahiplerinin içeriği hususunda en ufak bir açıklama yapmadığı tek bir konuya kilitlenir.
Lakin gerçek bu değil tabi ki…
Acı gerçek, bu fotoğrafın tam tersini işaret ediyor maalesef.
Sayın Başbakan bu olumsuz fotoğrafı yetersiz görmüş ki, iktidarının yedinci yılında yeni bir karmaşaya zemin hazırlayan “Açılımı” açıverdi.
Yerlerse diye düşünülerek, adına önce Kürt Açılımı dendi.
Yemedi, sonra Demokratik Açılım adını aldı.
Hatta bir ara nasıl yakıştırıldıysa, Milli Birlik Projesi olarak sıfatlandırıldı. Ama bu son tanımı iddianın sahipleri bile inandırıcı bulmadılar ki pek kullanılmaz oldu.
Her neyse… Adı ister Kürt Açılımı ister Demokratik Açılım olsun, yürüdüğü yol belli!
YAPMAYACAKLARINIZI SÖYLEYİN
Kamuoyumuz, içerik hakkında bilgi sahibi olmasa da Hükümet çevrelerinin, değişik kanallar aracılığıyla, gündemde tartıştırdıklarından edindiğimiz izlenimlere göre bu yolun sonu pek hayırlı bir noktaya gitmiyor.
Bu gelişmeler karşısında toplum ve kanaat merkezleri –belki de planlı bir şekilde- iki kutba ayrılmış durumda.
Başta sayın Başbakan olmak üzere Hükümet çevreleri, bu süreçte eleştirilere karşı anlaşılmaz bir sabırsızlık ve tahammülsüzlük göstermekteler. Özellikle muhalefet partilerinin her eleştirisi, bizzat Başbakan ve yakın çalışma ekibi tarafından “Çözümsüzlüğü savunmak, akan kanın durmasını istememek, barış ve huzurun tesisini engellemekle” mahkum edilmek istenmektedir.
Hükümet, “Tarafımızdan söylenmeyen şeyler konuşulmuş gibi anlatılıyor, haksız eleştirilere maruz kalıyoruz” yaklaşımını en üst düzeyde ve hatta bazen bir panik ve telaş psikolojisi içerisinde sıklıkla dile getirmekte.
Halbuki, geçen yedi yıllık süredeki gazete arşivlerini kabaca gözden geçiren herkes çok iyi görecektir ki, AKP’nin siyaset yapma usulünün en belirgin niteliklerinden birisidir bu yol: Yani, önce bir soruna işaret edilir. Kimi zaman; konjonktürel açmazlar, tarihi birikimin olgunlaştırdığı kaçınılmaz sonuçlar, on yıllar süren emeklerin ürünü olan milli politikalar bir “Sorun” olarak kamuoyuna sunulur. Fakat ne gariptir ki, bu devasa sorun yıllardır ülkeyi yönetenlerce görmezden gelinmiş ve toplumumuz da bu sorunun farkında olamamıştır(!) İşte icat edilen bu sorun üzerine –ortak özellikleri hükümetin taşeronluğu olan-  kimi köşe yazarları, akademisyenler, sivil(!) toplum kuruluşları; tartışır, yorum yapar, masumane gerekçeler üretir… En uç görüşler ve inanılmaz iddialar rüzgar gibi cüretkarca savrulur.
İşte bu dönem, Hükümetin toplumun nabzını ölçtüğü, neyi nereye kadar yapabileceğini öngördüğü dönemdir.
Ayrıca bu süreçte en marjinal söylemler bile zamanla sıradanlaştırılır, toplum alıştırılır.
Bu sınama evresinin akabinde de icraat hayat bulur.
Etik tartışmasını bir yana koyarsak, aslında oldukça profesyonelce bir yöntem değil mi?
İşte bu açılım vakasında da bu yöntem yinelenmektedir.
Haftalardır tartışılıyor. Açılımın lehinde olan ya da olmayan her kişi ve kuruluş görüşlerini gerekçeleriyle ifade ediyor.
Hükümet hariç!
Koordinatör İçişleri Bakanı, toplum kesimlerinin temsilcilerini dolaşıyor. Bu ziyaretlerde beklenen şu değil midir? Sayın Bakan gelecek, “Efendim, Hükümet olarak henüz detaylarını netleştirmediğimiz fakat ana hatlarıyla yapmayı planladığımız şu hususları sizinle paylaşmaya geldim. Bu niyetlerimiz üzerine yapacağınız katkı ve eleştirileriniz rehberimiz olacaktır.” gibi bir yaklaşımla projelerini topluma mal edecek.
Fakat böyle olmuyor. Bakan Atalay bir basın ordusuyla geliyor, her ziyarette dillendirdiği “Analar ağlamasın, çocuklar ölmesin…” gibi birkaç hamasi şablonla şov yapıyor.
Usule dair yapılan eleştiriler karşısında da hem sayın Bakan hem de sayın Başbakan “Efendim biz bir paket sunmuyoruz, bu bir süreçtir…” savunmasıyla anlamsız tutumlarını meşrulaştırmaya çabalıyorlar.
Kamuoyunun, muhalefet partilerinin ve AKP’nin kapsama alanının dışındaki sivil toplum kuruluşlarının bütün ısrarlarına rağmen, sayın Başbakan R.T. Erdoğan, anlaşılmaz bir inatla, açılım dedikleri bu süreçte NELERİ YAPACAKLARINI Türk Milleti’ne açıklamıyor -ya da açıklayamıyor-.
Bu noktada Sayın Başbakana şu çağrıda bulunmak, sanırım çok makul ve haklı olsa gerektir:
Sayın Başbakan;
2002 Yılından beri tek başına iktidardasınız. Ülkemizin kanayan bir yarasının teşhisini, Kürt Sorunu olarak nitelendirdiniz ve akabinde de bu yıl apar topar Kürt Açılımı adıyla bir çözüm süreci başlattınız.
Birçok konuşmanızda Türkiye’nin artık küresel bir aktör ve bölgesel bir güç olduğunu vurguluyorsunuz. Ancak, iktidarınız döneminde uygulanan politikalar ve şahit olunan gelişmeler doğrultusunda, ülkemizin “küresel bir figüran ve bölgesel bir taşeron” olmaktan öteye gidemediği eleştirileri kamuoyunda değişik kesimlerce dillendirilir olmuştur. Ortaya attığınız bu açılımın da Türkiye’nin müstakil politikaları ekseninde değil; çok uluslu gücün önümüzdeki dönem uygulamaya koymayı planladığı bölgesel stratejilerinin bir parçası olduğu; hatta hükümetinizin bu stratejilere bilerek ve isteyerek “”lik ettiği iddiası yaygın bir toplumsal taban bulmuştur.
Dolayısıyla bu iddiaların gerçek dışı olduğunu göstermek ve açılımınıza toplumsal destek sağlayabilmeniz için YAPACAKLARINIZI açıklayamıyorsanız bile, en azından ASLA YAPMAYACAKLARINIZI Türk kamuoyuna açık ve net olarak ilan etmeniz gerekmektedir.
Bu bağlamda, sizden şöyle bir taahhütnameyi beklemek bu milletin hakkıdır diye düşünüyorum:
Türkiye Cumhuriyeti’nin 60. Hükümeti’nin Başbakanı olarak Türk Milleti’ni temin ederim ki;
Ülkemiz sınırları içerisinde yaşayan her vatandaşımızın eşit hak ve ödevlere sahip olduğu gerçeğinden hareketle; memleketimizin her bir sorununun bütün vatandaşlarımızı ilgilendirdiğine, hiçbir meselenin etnik niteliğe büründürülmemesi gerektiğine ve dolayısıyla ülkemizin her probleminin Türkiye’nin sorunu olduğuna inanmaktayım. Çözüm sürecinin hareket noktası da her zaman bu gerçek olacaktır.
Çeyrek asırdır milyarlarca liralık maddi kaynağımıza ve on binlerce vatandaşımızın hayatına mal olan terörle mücadelemizde asla taviz verilmeyecektir. Terör örgütü ve destekçilerinin lojistik kaynaklarına yönelik tedbirlerimizi sürdürürken, bölgedeki vatandaşlarımızı devletin şefkati ile saracak, bölücü eylem ve ideolojinin toplumsal alt yapı kazanmasına fırsat vermeyeceğiz. Memleketimizin her yerinde olduğu gibi ekonomik ve sosyal imkanlarımızı bölge insanımızın hizmetine sumaktan kaçınmayacağız.
Terör örgütü mensuplarına kısmi ya da genel af gibi bir uygulamayı ve devamında da bölücü örgüt mensuplarının siyasal meşruluk kazanmalarını sağlayacak adımların atılmasını; örgütün üst düzey yöneticilerinin bir başka ülkeye sevk edilmesine göz yummayı asla bir alternatif olarak düşünmüyoruz. Memleketimizin genel ya da bölgesel bir meselesini terör örgütüyle ilişkilendirmeyi ve buna göre politika üretmeyi kesinlikle tasvip etmiyoruz.
Ülkemizin ekonomik kaynaklarından yerel yönetimlere tasarruf hakkı verilmesi, yerel meclisler oluşturulması, yerel yönetimlerin yurt dışında temsilcilik açması gibi “Eyalet yönetimi” anlamı içerecek düzenlemeler sözkonusu bile edilemez. Ülkemizin, üniter ve ulus devlet yapısı tartışma konusu dahi yapılamaz.
Bir imparatorluğun bakiyesi üzerine oturmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Türk Milleti içerisinde pek tabi ki, farklı etnisiteler vardır. Bu sosyolojik gerçeğin ışığında, bireysel bir hak olarak yerel kültürün yaşatılması ve ana dil öğreniminin önüne engeller koymak ne hukukidir, ne vicdanidir ne de insanidir. Bu konuda eğer kısıtlamalar var ise ivedilikle kaldırılmalıdır. Fakat, bu süreçte bazı kesimlerce dile getirilen; ana dilde eğitim ve ana dilin devlet eliyle öğretilmesi taleplerini kesinlikle reddediyoruz. Anayasamızın 42. maddesinde açıkca ifade edildiği gibi eğitim dili Türkçe’dir. Bundan taviz verilemez.
Devletimizin resmi dili Türkçe’dir. Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek 3. maddesinde belirtilen bu husus esnetilemez. Kamu hizmetlerinin etnik dil ve lehçelerde de yürütülmesi gibi kabul edilemez talepler Hükümetimize teklif dahi edilemez.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi, imparatorluk bakiyesi üzerine kurulmuş olan devletimizin temelinde bir millet yatmaktadır. O milletin tarifini de büyük Atatürk çok veciz bir şekilde ifade etmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”. Nitekim Anayasamızın 66. maddesinde de bu tanım anlamını bulmuştur: “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” İşte, burada ifade edilen Türk milli kimliği, bir mensubiyet şuurunun ilanıdır. Türk milli kimliğini ırkçı bir söyleme indirgeyerek “Anayasadaki etnik vurgular kaldırılsın” şeklinde getirilen istekler ihanetin talepleridir. Milli kimliğimizi tahrif edecek ve Anayasamıza etnisiteyi sokmayı amaçlayan; bu şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çok dilli, çok toplumlu ve etnisitelerden oluşan milletsiz bir devlet haline dönüştürecek girişimler, Hükümetimiz tarafından en sert şekilde karşılanacaktır.
Kıymetli okuyucular,
İşte meselenin özü budur.
Burada ifade edildiği şekilde milletin huzuruna çıkan ve popüler deyimle kırmızı çizgilerini ilan eden bir Başbakana, hangi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ölümüne destek vermez?
Milletin hassasiyetlerini, ebediyete kadar çıkarmayacağı bir “gömlek” gibi üzerine giyinen bir Başbakanın ortaya açık yüreklilikle koyduğu çözüm projelerine; ne muhalefet partileri, ne aydınlar ne de milli sivil toplum kuruluşları itiraz eder.
Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Millet!
Amma velakin..;
Vatanımızda, sanki bir millet ve kimlik sorunu varmış gibi, Anayasamızın 66. maddesinde tanımlanmış olan Türk milli kimliğini tartışmaya açarsanız,
“Sen ne mutlu Türküm diyene, dersen; diğeri de ne mutlu Kürdüm-Çerkezim-Arabım-Gürcüyüm… der” diyerek milli kimliği etnik bir tanıma indirgerseniz,
“Türkiyelilik, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” gibi coğrafi bulunmuşluk ve hukuki statü ifadesini milli kimlik olarak yansıtan ucube ve bilim dışı bir yaklaşımı ortaya atarsanız,
Türk Devleti’nin kuruluş felsefesini, miadı dolmuş köhne ve tehlikeli bir ideoloji olarak tanımlarsanız,
Seçim meydanlarında ve şehit ailelerini kabulünüzde edalı bir şekilde attığınız “tek devlet, tek bayrak, tek millet” sloganının anlamı ve inandırıcılığı kalmamaktadır.
Hem Anayasanın 66. maddesindeki anlayışı sorgulayacaksınız hem Anadolu’daki milli varlığımızı 36 etnik parçaya ayıracaksınız hem de TEK MİLLET diyeceksiniz…
Sormazlar mı; “Sayın Başbakanım, kastettiğiniz tek milletin adı nedir?” diye.