BIRAKIN KAÇSIN FIRSATLAR
Son yıllarda, siyasetimizde ve sosyal hayatımızı yönlendiren dinamiklerimizde ciddi dönüşümlere(!) sıkça şahit oluyoruz.

Önceleri, yalnızca cüretkar marjinal örgütlenmelerin, ayrılıkçı iddiaları sahiplenmiş olan oluşumların dillendirdiği bir çok husus; artık sıradanlaştırılmış ve alıştırılmış söylemler haline gelmiş bulunmaktadır.

Devlet kurumlarındaki ciddi makamları işgal edenler, azımsanmayacak kitlelerin sahibi iddiasındaki sivil toplum kuruluşları ve toplumun yıllardır itimat ettiği (-ya da ettirildiği) kanaat önderleri sürekli yineledikleri söylemlerini, halkımıza bir toplumsal ihtiyaç ve gereklilik olarak sunmaktalar.

Peki bir bakalım, görünüşte ideolojik anlamda birbirinden farklı olan bu zevatın birleştikleri ve son zamanlarda 21. Yüzyıl Türkiye’sine sundukları ve ortaya koydukları masumane(!) gerekçeleri nelerdir;

-Devletin resmi kuruluşu TRT’nin kanallarında etnik dilde yayın yapılarak; bölücülerin, televizyonları aracılığıyla vatandaşlarımız üzerindeki olumsuz etkisi kırılmalıdır(!). Çünkü, bölücü örgüt kurduğu televizyon üzerinden kendi propagandasını yaparak, beslenme kaynaklarını diri tutmakta ve bir kısım vatandaşlarımızda devletimiz aleyhine kanaatler oluşturmaktadır.

-Okullarda okutulan Öğrenci Andı, içeriği itibariyle ırkçı söylemleri beslemektedir. Bu durum diğer etnik unsurları rahatsız etmektedir. Dolayısıyla Öğrenci Andı ya okutulmamalıdır ya da farklı etnik gruplar dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.

-Toplumsal bir ihtiyaç(!) olan ana dilde eğitim hayata geçirilmelidir.

-Devlet hizmetlerinden herkesin faydalanabilmesi için, kamu hizmetlerinin ana dilde de yapılabilmesi lazımdır. Vatandaşlarımız, resmi kurumlara yönelik yazılı ya da sözlü taleplerini ana dillerinde yapabilmelidirler. Resmi yazışmalardaki resmi dil sınırlaması kaldırılmalıdır. Devletin vatandaşıyla kucaklaşması sağlanmalıdır.

-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş süreci de dahil olmak üzere birden fazla unsuru ihtiva etmektedir. Dolayısıyla Anayasadaki ırkçı-etnik vurgulamaların kaldırılması gereklidir.

Çok açıktır ki; yukarıda bahsedilen tüm hususlar, uygulama neticeleri açısından aynı hedefi rencide edeceklerdir: Milli Kimlik.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilkelerine vakıf, tarih ve sosyoloji biliminden bir şekilde nasibini almış her kişi bilir ki; bu devlet ırkçı-etnik bir anlayış temeline bina edilmemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadro, bir imparatorluğun bakiyesi üzerinde oturulduğunun şuuruyla hareket etmiş, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” vurgusunu yaparak, bu topraklardaki birikimi ayırt etmeksizin sahiplenmiştir. Kuruluş kadrosunun kodladığı bu ülkü sayesinde, büyük bedellerle vatan olarak bir kez daha tescillenen bu toprakların üzerinde yaşayan halkımız, binlerce yıllık birikimiyle birlikte “milletleşme” nin en onurlu örneğini dünya tarihine hediye etmiştir.

Yeni Cumhuriyet’e ruh veren ve Türk Milliyetçiliği anlayışını benimseyen Kurucu Kadro’nun; siyasette, edebiyatta, bilimde, devlet hayatında görev yapan tüm temsilcileri, asla etnik-ırkçı bir hissiyatın yanında olmamış, “Türk” adını etnik bir vurgudan ziyade bir “Milli Kimlik” olarak sunmuşlardır. Nitekim, Anayasamızın 66. Maddesinde de “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” ifadesiyle Milli Kimlik vurgusu, üzerinde hiç tartışma götürmeyecek derecede çok açık olarak anlamını bulmuştur. Bilindiği üzere, Kurucu Kadro’nun lideri Mustafa Kemal Atatürk, “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesiyle, vatandaş olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bağlılığı ve aidiyeti de özetlemiştir.

Hal böyleyken, masumane kisvelere büründürülmüş ucube iddialarla milli kimliğin örselenmesi, tartışmaya açılması iyi niyetli girişimler değildir. İnsanlarımızın bir kimlik sorunu yoktur. Etnik aidiyetleri, kişisel özlem ve hissedişleri, politik tezleri ve bölgesel senaryoların Türkiye yüzündeki yansımalarını toplumsal bir ihtiyaç ve sorun olarak göstermek doğru değildir. Evet, bu topraklarda varlığını idame ettiren yetmiş milyonu aşkın vatandaşımız, bin yıldır olduğu gibi binlerce yıl daha birlikte huzur içerisinde yaşayacaktır.

Bu birlikteliği niteleyen “Milli Kimlik” de Cumhuriyetimizin kuruluş harcında anlamını bulmuş ve benimsenmiştir. Milli kimliği tartışmaya açmak demek, Anadolu’daki birlikteliği, kardeşliği, huzuru tartışmaya açmak, sabote etmek demektir. Bunu yapanlar için de tek bir sıfat vardır: Hain!

İşte;
-Devletin resmi televizyon kuruluşundan resmi dilin dışında yayın yapılması,
-Kamu hizmetlerinde ve yazışmalarda resmi dilin dışında bir dil kullanılması,
-Devletin okullarında resmi dilin dışında eğitim yapılması,
-Anayasadan milli kimlik vurgularının kaldırılması,
-Birlikte yaşama arzusunu pekiştiren milli kimlik vurgusunu, taze idraklere nakşeden “Öğrenci Andı” gibi uygulamaların eğitimde sonlandırılması,
 
gibi uygulamalar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin -en azından bugün sahip olduğu  niteliklerle- devamında ciddi sıkıntılar yaratacaktır.

Her şuurlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, cehalet ve gafletle ayrıştırıcı girişimlere sempatiyle bakan, bilerek veya farkında olmadan bölücü anlayışlara lojistik destek sağlayan resmi ve sivil sorumluları ikaz etmelidir:

Ey akl-ı evveller;
Türk” bizim Milli Kimliğimizdir. Bunu etnik-ırkçı bir nitelikle yansıtmanın sonuçları çok ağır olacaktır. “Ne mutlu Türküm diyene” den rahatsız olmanın bir sonraki aşaması bu devletin adından yani “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nden, bu toprakların adından yani “Türkiye”den rahatsız olmak demektir.

Türkiye
Türkiye Cumhuriyeti Devleti
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Türk Silahlı Kuvvetleri
Türk Eğitim-Sen
Türk-İş
Türkiye Barolar Birliği
Türk Tarih Kurumu
Türkiye Ziraat Bankası
Türk Hava Kurumu
HaberTürk
Türk Hava Yolları
Türk Telekom
Türk Patent Enstitüsü
Türk Tabipleri Birliği
Türk sanayicileri ve İş Adamları Derneği
…….

Tüm bunlarda kastedilen “Türk” neyi vurguluyorsa Milli Kimliğimizdeki de aynı ruhu ifade etmektedir.

Dolayısıyla Milli Kimliği tartışmaya açarken ve bu tartışmalara destek verirken, aslında neleri tartışmaya açtığınızı ve hangi değerleri örselediğinizin farkında mısınız?

Velhasıl…
Bir büyüğümüzün demediği gibi: “Bırakın kaçsın fırsatlar!”