HEPİMİZ.., NEYİZ ?
  En kutsal hak, yaşam hakkıdır. Ne sebeple olursa olsun gaspedilmiş olması kabul edilemez. Hiç kimse, bir başkasının hayatı hakkında karar verme hakkına sahip değildir. Hele ki, bireysel ve fevri yorumlarla, bir takım değer ve inançlar temelinde, kişileri “İyi” ya da “Kötü” olarak adlandırmak ve buna dayanarak “Katli vacibtir” hükmünü vermek doğru değildir.

  Toplumsal hayatın başladığı ilk tarihlerden bugüne kadar, sosyal yaşam, belirli hukuk kaideleri çerçevesinde yürütülmektedir. Bu durum, birlikte yaşamanın vazgeçilmez kaidesi olarak görülmektedir. Bütün dini inançlar, kültürler, toplumsal organizasyonlar ve “Birlikte yaşama” sistemleri belirli hukuk kuralları ortaya koymaktadır. Zaten bu gerçek, sosyal yaşamın ön koşuludur. Birlikte yaşamanın belirgin özelliği de, kişilerin bireysel kararlarıyla değil, sözkonusu kurallar manzumesinin ortaya koyduğu koşullara göre yaşamalarıdır. Hukukun belirlediği çerçevenin dışına çıkan bireyler, yine hukukun oluşturduğu mekanizmanın müeyyideleriyle cezalandırılır. Yani toplum, kendi koyduğu kuralları, kendisinin oluşturduğu “Araçlar” vasıtasıyla korumaktadır. Bu noktada, kişilerin, toplumun oluşturduğu mekanizmaların yerine kendilerini koyarak, “Toplumu ve hukuku koruyacağım” gibi bir görev üstlenmeleri “Suç”tur.

  İşte bu açıdan baktığımızda, Hrant Dink cinayetinin mesulleri, tartışılmaz bir şekilde suç işlemişlerdir. Toplumu ve hukuku hiçe sayarak eylem ortaya koyanların, kendilerince meşru kabullendikleri gerekçeleri ne olursa olsun, mazur görülecek bir yanları yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, anayasamızın ikinci maddesinde ifade edildiği gibi “…demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Adalet sistemimizde suç tanımları ve bunlara dair yaptırımlar da açıkca belirtilmiştir. Vatandaş, bu sistem dahilinde “eylemekle” mesuldür; aksi durumda sonuçlarına katlanacaktır.

  Yetmiş milyon Türk vatandaşı gibi Hrant Dink de -ayrım gözetilmeksizin- aynı hak ve ödevlerle yükümlüydü. Onun, çalışmalarıyla alakalı kararı verecek olan da mahkemelerimizdir. Bu konuda herkesin yargıya karşı saygılı olması beklenmelidir. Dolayısıyla hiç kimsenin, kendisini yüce Türk adaletinin yerine koyarak hüküm vermesi kabul edilemez. Dink’e yapılan saldırı düpedüz “Cinayettir.”  “Devlet”in varlığını kabul ediyorsanız, devlet adına hükümler veremezsiniz. Devlet iradesinin dışında irade ortaya koymak, en başta devlete ve devleti var eden millete saygısızlıktır. Eğer devletin işlevlerinde bir zaafiyet görülüyorsa, bunun gereği de yine demokratik kurum ve kurallar çerçevesinde millet tarafından yapılmalıdır.

   Sadık Teba; Ermeniler

  Cihan imparatorluğu olarak yüz yıllar boyunca egemenliğini sürdüren Osmanlı Devleti, çok çeşitli etnik yapıyı bünyesinde barındırmıştır. Her türlü etnik ve dini farklılıklar aynı devlet çatısı altında birlikte yaşamıştır. Fakat çok doğal olarak, devletimiz, zaman zaman bu farklılıklardan kaynaklanan bir takım sıkıntılar yaşamıştır.

  Ancak, birinci dünya savaşı sürecinde, egemen emperyal güçlerin nifak operasyonlarına gelinceye kadar ise Ermeni vatandaşlarla devletin hiçbir sorunu olmamıştır. Hatta, Ermeniler Osmanlı idaresince “Tebayı Sadıka” olarak nitelendirilmiştir. Bir çok Ermeni kökenli vatandaşımız, ekonomide, siyasette, medreselerde ve sosyal hayatın tüm kesimlerinde eşit şartlarda bulunma hakkına sahip olmuşlardır. Aynen bugün olduğu gibi…

  Yine zamanımızda da aynen birinci dünya savaşı sürecinde olduğu gibi, Ermeni vatandaşlarımızın başına çöreklenmiş olan bir takım yapılanmalar vardır ki, insanlarımız arasında ayrımcılık ve huzursuzluk oluşturmanın peşindedirler. O zamanlar İngiliz ve Fransız lojistiğiyle kurulan ve beslenen çeteler, hürriyet mücadelemizi baltalamaya çalışmışlardı. Bugün de yine hemen hemen aynı kaynakların güdümünde olan “Modern çeteler” bir kısım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, sözde haklarının temsilcisi oldukları iddiasıyla, geleceklerine ipotek koymaya çalışmaktadırlar. Bu nifak ve ihanet çeteleri her fırsatı değerlendirerek, vatandaşlarımız arasındaki “Birlikte yaşama” arzusunu törpülemeye; aynı acıları ortak hisseden insanlarımız arasına -etnik farklılıkları ön plana çıkararak- husumet tohumları ekmeye gayret etmektedir.

  İşte, bu açıdan bakıldığında, Dink’in cenazesinde atılan “Hepimiz Ermeniyiz- Katil devlet- Soykırıma bir şehit daha verdik- Hrant’la 1.500.001” gibi sloganlar daha başka anlamlar ihtiva etmektedir. Bu tepkiler, Ermeni olmadığı halde, tamamen insani ve vicdani hislerle törene katılan ve demokratik tepkilerini ortaya koyan on binlerce vatandaşımızı üzmüştür. Tertip komitesi, bilerek ya da bilmeyerek cenaze törenini, devlet ve millet düşmanı çetelere zemin olarak sunmuştur. Anadolu coğrafyasındaki Türk varlığıyla ve devletiyle hesabı olan güçlerin tetikçisi olan örgütlerin, bu vesileyle milletimize ve devletimize hakaret etmelerine vatandaşlarımız tahammül gösterememiştir.

  Birliğimize yönelik cüretkar girişimler karşısında milletimiz, her zaman demokratik tepkisini ortaya koymuş ve milli varlığına sahip çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere seksenli yıllarda Asala terörünün yoğun saldırılarına maruz kalınmıştı. Onlarca diplomatımızın cenazesi kaldırılmıştı. Fakat halkımız bu törenlerde “Hepimiz Türküz-Katil Ermeniler-Hürriyet mücadelemizde bizi arkadan vurdunuz-Milli mücadelede işgalci güçlerle işbirliği yaptınız-Onlarca diplomatımızı şehit ettiniz” gibi sloganlar atmadı. Yani hislerini dile getirirken, Ermeni vatandaşlarımızı da incitmemeye özen gösterdiler. Dolayısıyla, Dink’in cenaze töreninde de aynı hassasiyetin yaşatılması gerekiyordu.

   Suçlu Kim ?

  Ülkemizde, her toplumsal olayda olduğu gibi, Hrant Dink cinayetinden sonra da sözde aydın kalemşörlerimiz harekete geçti. “Besleme” entelektüellerimizin, yorum ve değerlendirmeleri televizyon ve gazetelerimizi günlerce işgal etti. Halkı doğru bilgilendirmek gibi bir yükümlülüğün altında olan bazı medya kuruluşları da, bir takım servislerin psikolojik harp aleti gibi yayın yaparak büyük bir sorumsuzluk örneği gösterdiler. Siyaset, tarih ve sosyoloji bilimleri açısından bilgi birikiminden yoksun ve terör gerçeğinin farkında olmayan “Sahte kahramanların” toplum önüne çıkarılması manidardır.

  Bu “Tipler” hemen suçluları ilan ettiler:

  Türk edebiyat tarihinin en büyük romancısı(!) Nobelli yazarımız Orhan Pamuk’a göre suçlu; Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin kaldırılmasına karşı çıkanlar.

  Yine tüm dünya kamuoyuna mal olmuş(!), büyük yazarımız Yaşar Kemal’e ve yoldaşlarına göre de suçlu, ırkçı milletimiz. Ne demişti Yaşar Kemal Agos gazetesinin önünde yaptığı açıklamada: “Dünyanın hiçbir yerinde kalmadı, Türkiye’deki ırkçılık…”

   Yüz binlerce traja sahip olan gazetelerimizin çok okunan(!) bir çok köşe yazarına göre de suçlu Türk Milliyetçiliği fikridir. Bu noktada garip olan diğer bir husus da, ideoloji ve dini hassasiyetleri açısından birbirlerinden çok farklı olan bu köşe yazarlarının, milliyetçilik sözkonusu olduğunda kurdukları sarsılmaz ittifaklarıdır.

   Ha.., tabi Trabzon’u da unutmamak lazımdır. Bu olayda ve önceden yaşanan bir çok olayda da Trabzon’lular başlıca suçlulardandır(!)

   301. Madde

  Bilindiği üzere, Avrupa Birliği’nin desteğiyle epey zamandır TCK’nun 301. maddesi tartışılmaktadır. Yalan yanlış bir çok bilgi ve yönlendirmelerle kamuoyumuz meşgul edilmektedir. Söz konusu tartışma, kahve sohbetlerine kadar bile inmiş durumdadır. Ama, aslında, vatandaşlarımızın önemli bir çoğunluğu maddenin içeriği hakkında bilgi sahibi değildir. Peki 301. madde ne diyor bir bakalım; “Madde 301 - (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. (4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”

  Görüleceği üzere, söz konusu maddede, ülkemizin temel değer ve kurumlarının muhafazasına yönelik hükümler yer almaktadır. Ayrıca fikir ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmaması için de maddenin dördüncü fıkrasıyla bir istisna durumu yaratılmış bulunmaktadır.

   Bu maddede ifade edilen hususları ve bu hususların muhafaza edilmesini savunanların Hrant Dink cinayetiyle nasıl bir alakaları olabilir acaba? Pek tabii ki, “Türkler, bir buçuk milyon Ermeni ve otuz bin Kürt kesti” edepsizliğinin takıldığı 301. madde birilerini rahatsız edecektir.

   Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulunuyoruz; bugüne kadar 301. maddeden dolayı ceza alanları ve suç teşkil eden eylemlerinin içeriğini açıklayınız. Milletimiz görsün bakalım, bu kadar fırtına koparan 301 kimlere ve nelere “Dokunuyor”.

   Türk toplumu; 301. maddenin kaldırılmasına karşı çıkanları Dink cinayetinden sorumlu ilan edenlerin; maddenin kaldırılmasını teklif etmekle hangi suçlarına meşruiyet kazandırmak istediklerini ve hangi manevraları için zemin oluşturmak istediklerini artık görmelidir.

    Irkçılık Tartışmaları

  Münferit bir cinayeti temel alarak, ülkemizi ırkçılıkla itham edenleri de şiddetle kınıyorum. Fikirleri sulanmış, üretmekten aciz ama hormonlanmış “Tiplerin” zaman zaman konuşturulmasına kamuoyumuz alışmış durumda. Özellikle daha birkaç hafta önce yapılan sözde “Barış Konferansı”nda, Yaşar Kemal’in zikrettiği ifadeleri ve teröristleri gerilla olarak tanımlaması unutulmadı. Şahsın, terör sorununa yönelik yaklaşımlarının bölücü örgütün iddialarıyla örtüşüyor olması tesadüf müdür acaba? Tüm bunlara rağmen; söylemleri ve girişimleri nedeniyle milletin vicdanında kabul görmeyen ve insanlarımızın gönlündeki yerini çoktan kaybetmiş olan Yaşar Kemal’i, referans mercii olarak gösteren basınımızın da daha dikkatli davranması gerekmektedir.

  Ağzından çıkan sözün nerelere gideceğini kestiremeyen –Ya da bilinçli ve amaçlı olarak ifade eden- Yaşar Kemal’in, milletimizi ve ülkemizi ırkçılık yapmakla itham etmesi gözden kaçmıştır. Zaman zaman neye hizmet ettiğini anlayamadığımız basınımız, bu önemli garabeti geri planda bırakmıştır. Oysa ki, tüm basınımızın, yargı organlarımızın ve hükümet yetkililerimizin bu konunun üzerine gitmeleri gerekiyordu. “İfade özgürlüğü” adına devletimize ve milletimize terbiyesizce hakaret edilmesine müsaade edilmemeliydi.
Yaşar Kemal’e ve susarak onun iddialarını destekleyenlere sormak gerekir; bilinen tarihin ilk çağlarından itibaren varlığını sürdüren Türk Milletinin, hakim olduğu hangi coğrafyada ya da hangi dönemde ırkçılığı işaret eden bir örnek görülmüştür. Hangi Türk Devleti, ırkçı yaklaşımlarla, bir başka millet üzerinde asimilasyon politikası uygulamıştır? Türk tarihinde “Soykırım” adına en ufak bir iz dahi bulunmuş mudur? Egemenliğimiz altındaki hangi toprakta toplu mezarlara rastlanmıştır? Dünya tarihinde devasa bir imparatorluk olarak, onlarca farklı etnik grubu huzur ve barış içerisinde, tam bir inanç ve kültür hürriyetiyle yüzyıllarca idare edebilmiş, Osmanlı’dan başka bir ikinci örnek var mıdır?

  Tüm bu tarihi gerçeklere ülkemizin anlı şanlı aydınları malum değil midir? Elbette ki, onlar da bu tartışılmaz gerçeği bilmektedirler. Ancak, fikirleri ve gönülleri başka kaynaklardan beslenen, hayat idamelerini dış servislerin kendilerine biçmiş olduğu misyonla sağlayanların milli hassasiyetlerle “Davranmaları” beklenemez.

  “Türk” ve Türk Milliyetçiliği Tu Kaka İlan Ediliyor

  Türkiye’deki en basit adli vakalardan tutun da uluslararası emperyal projelerin maksatlı olarak gerçekleştirdiği en karmaşık organizasyonlara kadar her olay; Anadolu’daki Türk milli varlığını ve devletimizin üniter yapısını hedef alan girişimlere fırsat olarak kullanılmaktadır. Dikkat edileceği üzere, son yıllarda da artarak devam ettiği gibi, her fırsatta, insanlarımızı bir arada tutan milli değerlerimiz, milli kültürümüz ve kimliğimiz, halkımızın güven duyduğu kurumlarımız psikolojik saldırıların hedefi haline getirilmiştir.

  Dink cinayetinde de şahit olduğumuz gibi bir takım merkezler, bu hunharca saldırıyı dahi, Türk milliyetçiliğine ihale etmeye kalkışmışlardır. Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesidir. Daha önceki bir çok olayda olduğu gibi Dink cinayetiyle birlikte meşrebi belli kesimler, piyangodan ikramiye kazanmışcasına cüretlerini artırdılar. Ülkemizde; ne kadar ırkçı, bölücü, kafatasçı ve etnik ayrımcı grup varsa bir araya gelerek milletimize saldırıya geçtiler. Bu coğrafyada yaşayan halkı birleştiren harç olan “Türk” kimliğini reddeden bir anlayışla; etnik aidiyetler bir üst kimlik gibi ön plana çıkarılarak sloganlaştırıldı.

  Sosyolojik bir gerçektir ki, bir imparatorluğun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti, farklılıkları huzur içerisinde bir arada tutabilecek bir organizasyona hayat vermiştir. “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka, Türk Milleti denir” vecizesiyle bir önderlik örneği gösteren büyük Atatürk, bu coğrafyada yaşayan vatandaşlarımızın üst kimliğini de “Türk” olarak belirlemiş olmaktadır. Atatürk’ün, “Türk” kavramını, “Ne mutlu Türk olana” olarak değil; “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle tanımlaması, üst kimliğin tescillenmiş olmasıdır.
Görüyoruz ki, bu gerçek bir yerleri rahatsız etmektedir. Ülkemiz ve bölgemiz üzerine senaryolar yazanlar, Türkiye’nin sosyal yapısını sağlamlaştıran milli kimliğimizi örselemeye, farklılıkları ön plana çıkararak, etnik ayrışmaları ortaya çıkarmaya çalışmaktadırlar. Aydın, yazar, gazeteci, sivil toplum kuruluşu ve sanatçı görünümündeki ihanet şebekesi ve gaflet içerisindeki işbirlikçiler; “Milli kimliği” tartışma konusu yapmaya çalışmaktadırlar. “Sen ne mutlu Türküm dersen, diğeri de ne mutlu ….. der” gibi yaklaşımlarla, “Türk Kimliği” salt etnik bir vurgulamaya indirgenmekte, bunu karşılığında da başka etnik mensubiyetler, temsil konumunda bir üst kimlik olarak ön plana çıkarılmaktadır. İşte bu yaklaşım, önü alınmadığı takdirde, telafisi çok zor olacak bir toplumsal ayrışmaya ve çatışmaya ortam hazırlayacaktır.

  İktidar varlığını, AB’ne üyelik sürecine endeksleyen AKP Hükümetinin, tarihi birikim ve stratejik öngörüden yoksun politikaları da bu saldırılara bir şekilde zemin hazırlamaktadır. Maalesef hükümet eden partimizin yetkilileri de, Türk Milliyetçiliği’ni, “Modası geçmiş, ülkenin içe kapanmasına neden olan, toplumsal bütünlüğümüzü bozarak kamplaşmalara sebep olan” bir ideoloji olarak görmektedir. Milli kurtuluş mücadelesini başarıyla sonuçlandıran ve “Yokluktan” yeni bir Devleti kuran anlayışın, Türk Milliyetçiliği olduğunu unutmuş bulunmaktadırlar. Sorumluluk mevkiinde olanlar; sözde demokrasi, insan hakları, fikir ve ifade özgürlüğü adına oluşturulan ihanet ve gaflet sahnesinde oynanan oyuna müdahale etme cesaretini gösterememektedirler. Hatta kimi zaman, bu oyuna müdahale etmekle yükümlü olan kişi ve kurumlar da koroya dahil olmaktadırlar. Büyük Atatürk’ün dediği gibi; memleketimiz dahilinde, milletimiz adına sorumluluk taşıyan bir kısım zevat, gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilmektedirler.

  Suçluyu Nerede Arayacağız?

  Bir eylemin, davranışın ya da olayın sonuçlarından kimler ya da nereler faydalanıyor ise suçluyu, azmettiriciyi ve dolaylı faydalananları orada aramak gerekir.

  Hrant Dink cinayeti ve cinayet sonrası oluşturulan kamuoyu psikolojisi, ülkemiz açısından çok ciddi gerilimlere ve zararlara neden olmuştur. Acıda ve sevinçte birlikte olabilme erdemini gösteren Türk toplumu, bu cinayet sonrası da vatandaşlarının acısını paylaşmış, ancak bir takım bölücü provakatörlerin eylemleriyle insanlarımız uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.

  Devletimiz ve devletin kurumları, sanık sandalyesine oturtularak zan altında bırakılmış, kurumlar arasında çatışma ortamı oluşturulmaya çalışılmıştır. “Katil devlet” “Derin devlet” tartışmalarıyla, halkımızın devlete olan güveninin sarsılması ve milletle devletin karşı karşıya getirilmesi amaçlanmıştır.

   Çıkar sağlayanlar…

   Peki bu olaydan kimler çıkar elde etmiştir?

  Dink suikastinden en çok fayda sağlayan unsur; Türkiye aleyhinde faaliyet yürüten uluslar arası Ermeni lobisi olmuştur. Hrant Dink’in Diaspora’yla ilişkilerinin bozuk olduğu ve stratejilerinin örtüşmediği bilinmektedir. Hatta bu yüzden ciddi gerilimler yaşadıkları da malumdur. Ermeni kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Dink’in duruşunun, Diaspora’nın propagandalarının önünde önemli bir engel olduğu aşikardır. Bu gerçeğe rağmen, uluslar arası Ermeni lobisi Dink suikastini dünya çapında aleyhimize kullanmıştır. Örneğin hemen olayın akabinde, ABD’nde lobinin tasarısı Kongreye sunulmuştur. Batılı ülkelerin gazetelerinde günlerce Türkiye tartışılmış ve suçlu ilan edilmiştir. Menfur cinayet, 1915 olaylarıyla ilişkilendirilerek soykırım iddialarını destekleyen bir veri olarak servis edilmiştir.

   Ülkemizdeki, ihanet şebekesinin maşaları ve gafil güruh da bu cinayeti bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Halkımızın milli refleksinin kırılması için müthiş bir kampanya başlatılmış, insanlarımızda, topyekün “Suçlu psikolojisi” oluşturulmasına gayret edilmiştir. Bu olayı, hain eylemlerine masum ve meşru bir kılıf olarak kullanmak istemişlerdir. Bu amaçla kendilerine engel gördükleri kurumları ve yasaları tartışmaya açarak, rahat hareket edebilecekleri bir ortamı hazırlamaya niyet etmişlerdir. Bir takım batılı devlet ve oluşumları da arkalarına alan bu kişiler, cüretkarca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kafa tutmaya kalkışmışlardır.

    Türk Milletinin psikolojisi bozulmak istenmiştir. Milletimiz, ülkemizin aleyhine gelişen durumlarda, daima demokratik tepkisini gösteren bir karaktere sahiptir. İşte, Dink cinayeti sonrası bu refleks de kırılmak istenmiştir. Örneğin, bundan sonra Ermeni Diasporası’nın propagandaları ya da soykırım iddialarını karşısına kim çıkarsa “Marjinallikle, çeteleşmekle, Dink cinayetini onaylamakla..” suçlanacaktır. Dolayısıyla bu tür hain girişimler bundan sonra daha rahat bir manevra alanı kazanmış olacaklardır.

    Hrant Dink cinayeti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkililerinin, özellikle Irak başta olmak üzere, daha aktif bir dış politika yürütüleceğine yönelik açıklamalar yaptığı döneme denk gelmektedir. Ayrıca Dink’in cenazesinin kaldırıldığı gün TBMM’de Kerkük için bir gizli oturum yapılmıştır.  Türk kamuoyu çok iyi hatırlayacaktır ki, meclisimizde yapılan gizli oturumlar, hem öncesinde hem sonrasında gündemin ilk sırasına oturur. Günlerce tartışmalar, haberler ve yorumlar yapılır. Basına sızdırılan bir takım bilgiler üzerinden uzun boylu değerlendirmeler yapılır. Fakat bu kez ise birkaç haberin dışında kamuoyunun gündemine dahi gelmedi. Zaten o haberler de cinayet yorumlarının gölgesinde kayboldu gitti.

   İşte, bir de bu açıdan bakıldığında Dink suikastinin bu anlamda amacına(!) ulaştığını söyleyebiliriz.

    Hep Anadolu’da Olacağız!

    Görüldüğü gibi Dink cinayetinden kim kar kim zarar etti ortadadır.

    Bu apaçık tabloya rağmen, Türk basınının bir takım çok uluslu operasyonların servis elemanı gibi çalışmamasını, Devlete ve kurumlarına, en az yabancı istihbarat örgütlerine olduğu kadar, güvenmesini temenni ediyoruz. Yalan, yanlış ve maksatlı haberlerle kamuoyunun kafasını bulandırmaya ve milletimizin birliğini bozacak rüzgarlara zemin olmaya kimsenin hakkı yoktur.

    Binlerce yıldır hemhal olan ve seksen yılı aşkındır Cumhuriyette birlikte yaşayan halkımızın beraberliğini kimse bozamayacaktır. 

    Sevinçlerini, acılarını, farklılıklarını ve zenginliklerini “Türk” üst kimliğinde hamur eden insanlarımızı, ayrıştırmaya hiçbir oluşumun gücü yetmeyecektir.

    Bu günlere; bir, beraber ve bütün olarak geldik.
    Bundan sonra da bir, beraber ve bütün kalacağız.

    Ne mutlu Türküm diyene!