ÇÜNKÜ O, BİR SAHTE KAHRAMAN DEĞİLDİ !
       Bir çınar daha devrildi.

       Böbrek yetmezliği ve zatüreden dolayı bir süredir tedavi gören tarihçi Cemal Kutay, 4 Şubat 2006 günü, 97 yaşında hayata gözlerini yumdu. Fakat kamuoyunda hak ettiği kadar anılmadı bile.

       Sahte kahramanları balon gibi şişirerek, günlerce kamuoyunun gündeminde tutan basınımız, Cumhuriyet dönemimizin yetiştirdiği nadir fikir adamı ve tarihçi Cemal Kutay'ın vefat haberlerini, "zoraki" ve "lütfen" bir şekilde bültenlerine taşıyarak geçiştirdi.

       Kutay'ın tüm görüşlerini benimsemeyebilirsiniz, bazı durumlarda duruş noktanız uyuşmuyor olabilir; ancak bilim adamı kimliğiyle genel kabul gören bir kimseye, hak ettiği değeri vermeniz bir zorunluluktur.

        Arkasında 187 eser bırakan ve "Cumhuriyetin Canlı Tarihi" diye anılan ünlü tarihçi Cemal Kutay, kendisini "Cumhuriyet'in 15'inci Yıl Kitabı'nı yazmış ve onun yüce adına müstakil bir kitaplık teşkil edecek kadar eser vermiş son kalem emektarı" olarak tanımlıyordu.

        Bir fikir adamının, tarihe mal olmasının, yarınlara iz bırakmasının ve kendinden sonra unutulmadan sürekli anılıyor olmasının mutlaka belli koşulları vardır. Kişi, bıraktığı eserleriyle; fikirlerinin, duruşunun, ve dünya görüşünün kendinden sonrakilerce sahiplenerek yaşatılmasıyla, ekolünü oluşturmasıyla tarihe iz bırakabilir.

         Nitekim sıraladığımız bu vasıfları Cemal Kutay da yeterince taşıyor olsa gerek.

        Fakat medyaya bakıyorsunuz, sözde aydınların yaklaşım ve değerlendirmelerini izliyorsunuz; Kutay ve Kutay gibi nice değerlerimiz görmezden gelinirken, sahte kahramanlar baş tacı edilmeye devam ediliyor. Sanatçı, yazar, aydın… vs. adıyla kamuoyuna servis edilen hiçbir vasfı olmayan niceleri entelektüel vitrinimize özenle yerleştiriliyor. Kalitesiz televizyon şovları, önceden kurgulanmış oturum programları, beşinci kol faaliyetleriyle oluşturulan düzlemlerde makyajlanarak, toplum önderi olarak ileri sürülen bu "Tipler"; insanlarımızın gözünü, yüreğini ve şuurunu boyamaya devam ediyor.

         Tabii ki, bu durum kendiliğinden oluşan ya da ülkemizin entellektüel aktörlerinin beceriksizliğinin sonucu ortaya çıkan bir tablo değildir. Bilakis oldukça becerikli ve planlı bir fikri organizasyonun eseridir.

         Belki doğrudan alaka kurmak, zorlama bir yorum olacaktır. Ama örnek olması açısından mukayesesinin faydalı olacağını zannediyorum.

         Mehmet Ali Ağca'nın tahliyesiyle birlikte, yeniden gündemin baş sırasına oturan gazeteci Abdi İpekçi'yi hatırlıyorum. Dönemin Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi, uğradığı menfur bir silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Kime, kimden gelirse gelsin; toplumsal huzuru ve kişi haklarını ihlal eden her türlü eylem ve girişimi, her sağduyulu vatandaş gibi ben de lanetliyorum.

          Yaklaşık otuz yıl önce vuku bulan bu üzücü olaydan sonra, ülkemizde Abdi İpekçi, bir takım duyguların sembolü olarak kabul edildi; hatta kimi zaman, İpekçi yaşasaydı kendisinin bile kesinlikle tasvip etmeyeceği, bir kısım oluşumların ideolojik saplantılarına alet edildi.

          Öte yandan, ülkemizin bir çok değişik yerinde Abdi İpekçi adına caddeler, parklar, spor salonları, kültür merkezleri…vs. isimlendirildi. İpekçi adına roman yarışmaları, oturumlar, makaleler, değerlendirmeler ve düzinelerce yayın çıkarıldı. Pek tabii ki, geçmişe ait olanların, özellikle de sevenlerince anılıyor olması son derece doğal ve hatta gereklidir.

          Ancak burada dikkat çekmek istediğimiz; medyamızın ve aydınlarımızın(!) çifte standartıdır. 

         "Abdi İpekçi'nin bir kitabının ismini, fikir dünyamızda ekol oluşturan bir makalesinin, zihinlerimizde iz bırakmış olan bir eserinin ismini söyler misiniz?" şeklindeki bir soruya, sanırım okuyucuların ezici çoğunluğu bir cevap veremeyecektir. Benim de aralarında bulunduğum büyük kesim İpekçi adına; suikaste kurban gittiği,  yıllardır şahsının ve bu olayın ideolojik kısır çekişmelerin malzemesi olarak kullanıldığından başka bir fikir sahibi değildir. Ama gelinen noktada bakıyoruz ki; İpekçi, Cumhuriyet tarihimizin ve hatta düşünce dünyamızın köşe taşıymışcasına bir makama sahip kılınıyor.

          Diğer yandan ise kültürümüzün, toplumsal bilgi birikimimizin ve gelişimimizin taşıyıcısı olan; fikir ve şuur anlamında bugün sahip olduklarımızın mimarı ve mucidi olan nice deryalarımız adeta unutturulmak isteniyor. Ülkemizin medyası ve sözde entellektüel sınıfı, çoğu zaman edepsizce bu değerlerimizi görmezlikten geliyor ve hatta kimi zaman hakaret etme cüretini bile gösteriyorlar.

          Yahya Kemal, Mehmet Emin Yurdakul, Hilmi Ziya Ülken, Necip fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp, S.Ahmet Arvasi gibi daha ismini sayabileceğimiz onlarca devasa şahsiyet acaba Abdi İpekçi'den daha az mı değerlidir?

          Nihayet 04 Şubat 2006 günü kaybettiğimiz Cemal Kutay da çok önemli bir tarihçi ve fikir adamıydı. Arkasında 178 eser, on binlerce öğrenci bırakan; tarihi, Türkiye'yi ve dünyayı sağlıklı okuyabileceğimiz doğru bir perspektif oluşturarak bizlere  hediye eden Kutay, yaşamında olduğu gibi ölümünde de sansürlendi.

           Peki Kutay'a neden ambargo uygulanıyordu?

           Çünkü o kurgulanmış sahte bir kahraman değildi. Kutay, "Milli" idi. Beynelminelci akımların ve işbirlikçi hainlerin çizgisindeki gafillerden değildi. Tarihi, Türkiye'yi ve dünyayı "Türkçe" okuyordu. İşte bu "sabıkasından(!)" dolayı hayattayken de öldükten sonra da medya ve aydınlarımız(!) tarafından sansürleniyor, görmezden geliniyor ve milletimizden uzaklaştırılıyordu.

           Sahte kahramanlar saman alevine benzerler. Çabuk parlarlar, çabuk sönmeye mahkumdurlar.

          Ancak, gerçek kahramanlar, tarihin ve milletin yüreğinde ebediyen yaşayacaklardır.

          Tarih ve millet en iyi yargıçtır.