AİHM VE AKP KISKACINDA BAŞÖRTÜSÜ MESELESİ
       Leyla Şahin'in başörtüsünden dolayı eğitim hakkı elinden alındığı gerekçesiyle yaptığı başvuru üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin gündemine aldığı "Türban" davasının sonucu ülke gündeminin ortasına oturdu.

        Mahkeme, Şahin'in okula girerken mevcut kuralları bilerek tercih yaptığı, dolayısıyla yürürlükteki bir kuralın uygulanmış olmasının eğitim hakkının ihlal edildiği anlamına gelmeyeceği görüşünü ortaya koydu. Neticede okullarımızdaki başörtüsü yasağının "İnsan Hakları İhlali" olmayacağı uluslar arası mahkemenin söz konusu kararıyla tescillenmiş(!) oldu.

       Avrupa İnsan hakları Mahkemesi, her ne kadar adaleti temsil eden ve evrensel hukuk kaideleri çerçevesinde uygulamalar ortaya koyan bir kuruluş olsa da; mahkemeyi oluşturanların zihniyetlerinin temelinde, batı kültürünün ve Hristiyanlığın dinamiklerinin olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir. Hal böyleyken, bu kuruluşun Müslüman Türk toplumunun sosyal yapısını, hassasiyetlerini, yaşam tarzını ve algılama biçimlerini doğru anlayabilmesini beklemek mümkün değildir. Başörtüsünün, toplumumuzun geneli için bir siyasi simge olmadığını; bunun bir inanç ve yaşam tarzı olarak algılandığının batılılar tarafından anlaşılmasını temenni etmek beyhude bir uğraş olmaktan öteye geçemeyecektir. Tüm bunların yanı sıra AİHM'nin ülkemize ve toplumumuza yönelik politik amaçlı yaklaşımını da düşündüğümüzde verilen son karara pek de şaşırmamak lazımdır.

      Ancak bizleri şaşırtan ve "Bu kadarına da pes doğrusu" dedirten, AKP hükümetinin kararla ilgili değerlendirmeleridir. Başbakan başta olmak üzere Dışişleri bakanı Abdullah Gül'ün, meclis başkanı Bülent Arınç'ın ve pek çok AKP'li yetkilinin AİHM'nin kararını şiddet ve kızgınlıkla eleştirmelerini gülerek seyrediyoruz.

       Çünkü tüm kamuoyu şu gerçeği biliyor: Leyla Şahin isimli vatandaşımız, mağduriyeti dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini dava ettiğinde, AKP Hükümeti kendisini savunmak için mahkemeye bir avukat göndermişti. Bu avukat ise Türkiye'de Leyla Şahin'e yönelik mağdur edici bir uygulamanın olmadığını, şahsın okula girerken mevcut kuralları bilerek bilinçli ve isteyerek bir tercih yaptığını öne sürerek, eğitim hakkının ihlal edilmesi gibi bir sorun olmadığını savunmuştu. Nitekim mahkeme de hükümetimizin sunduğu bu gerekçelere dayanarak Leyla Şahin'i haksız bulmuş ve davada aleyhte bir karar vermiştir. Ama ne komiktir ki, Başbakan Recep Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP'liler, sanki mahkemedeki savunmayı Uganda hükümetinin gönderdiği avukat yapmışcasına mahkeme kararını hiddetle eleştiriyorlar; laiklik, özgürlük ve insan hakları nutukları atıyorlar.

      Bakanlarımız, milletvekillerimiz ve iktidarı elinde tutan partililerimizin de içerisinde bulunduğu devasa bir tiyatro oynanmakta. Sahnelenen eserin dram mı, yoksa komedi mi olduğunu henüz anlayamasakta…

      Başörtüsü konusu yıllardır gündemimizi meşgul eden yapay bir sorun olarak sıcaklığını her zaman korumuştur. Hem de birbirinin zıttı gibi gözüken iki ayrı siyasi kutubun üstün gayretleriyle. Bunlarda birincisini; her fırsatı manevi ve milli değerlerimize saldırmak için değerlendiren sözde çağdaş ve ilerici yobazlar oluşturmaktadır. Bunlar için mesele ülkemizdeki kızlarımızın bazılarının başörtüsü kullanıyor olması değildir, aslında. Onlar için bu milletin temellerini sarsacak, ülkedeki birlik ve huzuru dinamitleyecek her konu kaşınarak bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Bu tipler aleni düşmanlıkları ile her zaman göz önündelerdir.

       Fakat ikinci bir grup daha vardır ki; bunlar için başörtüsü meselesi her zaman siyasi nemalanmanın en baştaki ve en kolay aracı olarak görünür. Çünkü bunlar, Türk Milletinin manevi değerlerine sadakatinin ve hürmetinin yüksek düzeyinin farkındalardır. Böylesine hassas bir konuda insanlarımızı çok kolay yönlendirebileceklerini ve fikri bir kutuplaşma oluşturarak kısa yoldan rant elde edebileceklerini çok iyi bilmektedirler.

      Nitekim şu an mecliste ezici bir çoğunluğu oluşturan iktidar partisinin milletvekillerinin ekseriyeti de uzun yıllardır, bahsettiğimiz bu politik stratejiden siyasi rant elde ederek bugünlere gelmişlerdir. Yıllardır eylemlerinin, iddialarının, kampanyalarının ve politikalarının ana ekseninde başörtüsü meselesi yer almıştır. AKP hükümeti üç yıldır, anayasayı bile değiştirecek bir milletvekili çoğunluğuyla iktidardadır. Ancak ne gariptir ki, bu sorunun kökten çözümü için en ufak bir girişimde dahi bulunmamıştır.

      Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu misali… Hem yetkin ve gücün olduğu halde çözüm üretmeyeceksin, hem Avrupa İnsan hakları Mahkemesinde başörtüsü yasağını savunacaksın hem de mahkemenin kararını eleştireceksin. Anlaması zor bir durum değil mi?

      Siyasi tarihimizde hezimete uğrayan bir çok siyaset adamının ve siyasi kuruluşun ortak zaafiyeti Türk Milletinin irfanının farkına varamayışlarıdır. Siyasi çöplüğümüzün, Milletin beklentilerini ciddiye almayan; toplumu saf ve gafil güruh olarak değerlendiren politikacılarla dolu olduğunu biliyoruz.

      Başörtüsü konusu başta olmak üzere bir çok meselede milletin kendisine verdiği yetkiyi kullanmayan ve milleti oyalamaya ve kandırmaya yönelik icraatlarla zamanını geçiren AKP'nin akıbetini görmek kehanet olmasa gerektir.

      Türk Milleti için, Türk Milletine göre ve Türk Milleti tarafından yönetilen bir Türkiye özlemiyle…
Talip GEYLAN