ETNİK MİLLİYETÇİLİK (Mİ?)
“Ben Karadenizliyim, Rize’liyim. Eşim Siirt’li, Türk değil Arap’tır. O bölgeden milletvekili oldum. Aynı zamanda bakanlarım arasında da bu tür arkadaşlarım var. Siz oradan bu şekilde tahrikte bulunurken (Kürt milliyetçiliğini kastediyor) bir başka milliyetçilik burada depreşmeye başlıyor. Bu yanlıştır.”

 

Bu sözler Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı sayın Recep Erdoğan tarafından, 28 Nisan 2005 tarihinde Milliyet gazetesi yazarlarıyla yaptığı kahvaltılı sohbet toplantısında sarfediliyor.

 

Bu yaklaşımı, kuş bakışı değerlendirdiğiniz zaman katılmamak mümkün değildir. Çünkü; inanç, bilim, akıl ve tüm çağdaş değerler tarafından; ayrımcı, zalim, ırkçı ve kendinden başkasının varoluş hakkını sorgulayan her türlü milliyetçi akım reddedilmektedir. Doğrusu da bu şekildir.

 

Nitekim kurtuluş savaşı sürecinde işgal devletleriyle işbirliği içerisinde olan ayrılıkçı çete ve cemiyetler ile son yirmi yılda otuz bin cana malolan bölücü örgütün kontrolündeki bölücü siyasal hareket, yukarıda tasvir edilen ayrılıkçı etnik milliyetçiliğin en somut örneğini oluşturmaktadır. Bu hususta Türk toplumu tüm kesimleriyle kanaat birliği içerisindedir.

 

Ancak burada çizilmek istenen çok tehlikeli bir tablonun farkında olmak gereklidir. Cumhuriyet tarihimizin son çeyreğinde ve özellikle AB sürecinin hızlandırıldığı son birkaç yılda ayrılıkçı, bölücü ve silahlı terör hareketi siyasallaştırılarak bir milliyetçi fikir oluşumu gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Yasa dışı eylem ve talepler, sözde bir milletin(!) müktesep haklarını gündeme getirdiği bir milliyetçi akımın cereyanları olarak değerlendirilmek istenmektedir. Ve düne kadar bu tür hareketlenmeleri “Terör” olarak adlandıran aydın ve yetkililerimiz de artık bunları “Etnik milliyetçilik” olarak nitelendirmektedirler. Güya bu şekil bir nitelendirmeyle bu oluşumları kamuoyu vicdanında ve tarih önünde mahkum etmekteler. Oysa ki, tam aksi bir durum söz konusudur. Silahlı teröre sınıf atlatılmış, terör olmaktan çıkarılmış ve bir fikir akımı olarak kimlik kazandırılmıştır.
 

Öte yandan bir isyan provası olarak tezahür eden, Mersin’deki bayrak yakma girişimi karşısında; tüm yurt sathında, toplumun tüm kesimleri tarafından oluşturulan milli direnç gösterileri de abartılı milliyetçi refleksler olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bazı aydınlar, bir takım köşe yazarları ve hatta bir kısım hükümet üyeleri “Yükselen milliyetçi dalga” adında bir “öcü” icat ederek durumun vehametinden dem vurmuşlardır. Bölücü, ırkçı ve katliam zanlısı bir etnik ayrımcılığın karşılığı olarak, toplumun milli hassasiyetini “bir başka etnik milliyetçi refleks” gibi gösterme gafletine düşmüşlerdir.
 

 Bu mantıkla hareket edildiğinde; işbirlikçi hain Kürt Teali Cemiyeti ile Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde oluşturulan Kuvay-i Milliye hareketini aynı kefeye koymak gerekecektir. Bir yanda cumhuriyetimizin kuruluş felsefesi olan ve çerçevesi büyük devlet adamı Atatürk tarafından çizilen Türk Milliyetçiliği; diğer yanda beşikteki bebekleri dahi katletmeyi strateji olarak benimsemiş olan bir bölücü oluşum. Sanki biri diğerinin karşılığıymış gibi her ikisini de “Etnik milliyetçilik” olarak değerlendirmek; en hafif deyimiyle bilgisizlik ve gafletin daniskasıdır.

 

Sayın başbakan Recep Erdoğan’ın açıklamalarını bu gerçekler ışığında okuduğumuz zaman kaygı duymamak elde değil. Dolayısıyla sayın başbakan ve tüm yetkililer bu tür açıklamalar yaparken daha duyarlı olmalılar; çok güçlü uluslar arası lojistik desteğe sahip olan ihanet çevrelerinin yaklaşımlarına zemin hazırlayacak ortamlara meydan vermemelidirler.

 

Atatürk ve yiğit dava arkadaşlarının kurduğu cumhuriyeti yönetenlerin; bu devletin kuruluş ilkelerine sadık kalmaları, asgari gerekliliklerin başında gelmelidir.
 

Yaşasın CUMHURİYET, yaşasın Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri...

 

Talip Geylan