TEOG’DAN NEREYE? EĞİTİMİ ÖĞRETMENE BIRAKALIM…

TEOG’DAN NEREYE?

EĞİTİMİ ÖĞRETMENE BIRAKALIM…

Okulların açıldığı hafta içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan bir televizyon programında yaptığı açıklamada, çocuklarımızın küçük yaşta sınav stresi ile karşı karşıya bırakılmasının yanlış olduğunu vurgulayarak, hükümet yetkililerine TEOG sisteminin kaldırılması gerektiği konusunda direk mesajlar verdi. Bu açıklama üzerine Milli Eğitim Bakanı ve Başbakanın yaptığı açıklamalar da sistemin değiştirileceği yönündeydi. Temel Eğitimden Orta Öğretime Geçiş Sistemi (TEOG) değiştirilecek burası kesinleşti. Sistemin yerine ne getirileceği konusunda henüz net bir açıklama yok. Milli Eğitim Bakanlığı tarafların kendilerine görüş bildirmelerini, çalışmalara başlandığını, en kısa sürede kamuoyuna yeni sistemle ilgili bilgilendirme yapılacağını açıkladı.

Şuan bu belirsizlik durumu devam etmektedir. Gazetelerin sayfalarında çeşitli kulis bilgileri dolaşsa da henüz yapılmış resmi bir açıklama ya da kamuoyuyla paylaşılmış bir taslak ortada yok. Konuyu köşe yazarlarına kadar herkes tartışıp öneriler yağdırırken uygulama sürecinin içerisindeki öğretmenler yeni sistemin planlanmasında görüşlerinin alınmasını ve sistemin bu öğretmen görüşlerine göre kurulmasını bekliyor ve bunun gerekli olduğunu düşünüyor.

Öğretmenler, veliler ve özellikle de TEOG hazırlıklarına yaz kursları ile bir ay önceden başlayan öğrenciler büyük bir kafa karışıklığının içerisine düştüler. Eğitim öğretim henüz başlamışken yapılan bu ani değişiklik kararı motivasyonları kırmış durumda. Herkesin aklında “Şimdi ne olacak? Nasıl olacak?” soruları cevap beklemektedir.

Yeni sistem nasıl olmalı tartışmalarına bir katkı sunmak adına şu değerlendirmelerin yapılması gerektiğine inanıyorum. Öncelikle kaldırılan sistem iyi incelenmeli olumlu yönleri ile eleştiri alan tarafları konuşulmalıdır.

TEOG neydi? Merkezi bir sınav mıydı?

Uygulama ve hesaplama yönünden bakıldığında TEOG bugüne kadar alışkın olduğumuz merkezi sınav mantığının biraz dışındaydı. Haftada 3 saat ve daha fazla olan derslerin 2. yazılı sınavı, 3 ten az olan derslerin 3. yazılı sınavıydı. Öğrencilere duyurulan kazanımlardan hazırlanan sorulardan merkezi olarak yapılıyordu. Yani her dönem okulda yapılan yazılı sınavların bir tanesi Bakanlık tarafından merkezi olarak yapılıyordu. TEOG’dan alınan yazılı notunun ders geçmede öğretmen tarafından yapılan yazılı notlarından farkı yoktu. Ancak yerleştirme puanı hesaplanırken, öğrencinin 6.7 ve 8. sınıf not ortalamasının %30’u TEOG notlarının %70 esas alınıyordu. Böylece hep gündeme getirilen özel okulların ders notlarını şişirme olayının yerleştirmede avantaja dönüşmesinin önüne geçilmiş oluyordu. Şöyle ki; bir özel okul öğrencisine kendi yaptığı yazılılardan 100 tam puan verse de öğrenci TEOG’da 50 aldığında %70’lik katkı gerçek başarıyı tespit etmiş oluyordu. Böylece önemli ölçüde adaleti sağlanmış oluyordu. Aynı zamanda kazanımların kavranma düzeyini öğrenci, okul bazında ortaya koyarak bir denetim mekanizması da oluşturuyordu. Bunlar, TEOG sisteminin uygulandığı dört yıllık süreçteki olumlu yönleridir diyebiliriz.

Sistemin eleştiri alan tarafına gelince; Bakanlığın bütün tedbirlerine rağmen, yapılan bu merkezi yazılı sınavlar velilerin, etüt merkezlerinin (eski adıyla dershane!) ve özel ders sektörünün stres bombardımanından kurtulamadı. 13-14 yaşındaki öğrencileri sınav stresinden kurtarmayı hedefleyen ve buna göre kurgulanan sistem “Yerim seni TEOG” sloganına esir olmaktan kurtulamadı. Oysa ki, okul yazılısından farkı olmayan sınavlar okuldaki dersler dışında herhangi bir eğitim desteğine ihtiyaç duymuyordu. Sınava yapılan eleştirilerden biri de özellikle son yapılan Mayıs 2017 sınavlarında 17 bin öğrencinin tam puan almasıydı. Ortak sınavlara ülke genelinde yaklaşık olarak 1 milyon 200 bin öğrencinin girdiği düşünüldüğünde okulda yapılan herhangi bir yazılıdan öğrencilerin onda birinin 100 almış olması nasıl doğal bir durumsa, TEOG’dan 17 bin öğrencinin tam puan alması da doğal bir sonuçtu. Bu oran 30 kişilik bir sınıfta ortalama 3 öğrencinin tam puan almasına denk gelir ki, bu da gayet normaldir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, sınavın kaldırılma gerekçeleri içerisinde tek elle tutulanı önüne geçilemeyen “sınav stresi” dir.

Peki şimdi ne olacak? Yeni sistem nasıl kurulacak? Kafaları meşgul eden soruları dillendirerek olması gerekenleri belirlemeye çalışalım.

Liseler kendi giriş sınavlarını kendileri yapabilirler mi?

Bu teknik olarak pek mümkün görünmüyor. Tercih edilen başarılı okullar on binlerce müracaatla karşı karşıya kalacaktır. Sınavların çakışması söz konusu olacak, öğrenciler alternatif tercih hakkından mahrum kalacaktır. Ayrıca liseyi il dışında okumak isteyen öğrenciler hangi gün, hangi ilde kaç sınava yetişebilecek ya da girebilecektir? Bu durum bir kaosa neden olacaktır.

Herkes kendi mahallesindeki liseye gitmeli mi?

Elbette ki istenen budur ancak bu kadar farklı okul türünün olduğu yerde her mahalleye her türde lise açılması özellikle büyükşehirler açısından olanaksız. Öğrencinin yetenek ve isteğine göre okul türü seçmesini engelleyecek bir uygulama olacaktır.

Nitelikli ve başarılı liseler öğrenci seçimini nasıl yapacak?

Net olmamakla birlikte ülke genelinde 300 civarında başarısı oldukça yüksek olan ve %1-5 arasındaki dilimden öğrenci aldığı belirtilen lise olduğu söyleniyor. Bu okulların yıllar boyu oturan kurum kültürleri ve nitelikli vizyonlarının “mahalle okulu” kavramına feda edilmesi büyük bir kayıp olacaktır. Ayrıca bu okullara Anadolu’nun çeşitli şehir ve köylerinden başarılı olarak gelen öğrencilerin kariyer şansları ortadan kalkacaktır.

Bu okulların öğrenci seçimini sınavla yapması ülke gerçekleri açısından gerekli görünüyor. Bu durumda da sınav ortadan kalkmış olmayacağından kafaları karıştıran en büyük problem olarak ortada duruyor. Fen lisesi ve dengi okulları ayırıp merkezi bir giriş sınavı yapılabilir. Bu sefer de “Adı Fen lisesi olmayıp Anadolu Lisesi olan ve ülke genelindeki Fen Liselerinin tamamından daha başarılı olan Anadolu Lieseleri hangi statüde değerlendirilecek?” Sorusu gündeme gelmektedir.

Merkezi bir sınav yapılmayacak söylemi uygulamaya geçer ve İlköğretim başarısı liselere yerleşmede kriter olarak alınırsa “hormonlu not” sorununun önüne nasıl geçilecektir?

Kulağımıza gelen bilgilere göre her dönem her dersten bir yazılı sınavın sorularının Bakanlık tarafından hazırlanıp gönderileceği, böylece hormonlu notun önüne geçileceği şeklinde. Bu bir çözüm olarak görünmüyor Hormonlu notu engelleyen, yazılının merkezi yapılması değil yerleştirme puanı hesabındaki %70 - %30 oranıydı. Okullardaki ölçme değerlendirme süreçlerini çok sıkı denetlemek çözüm olarak akla gelse de sadece okul bitirme notu ile yerleştirme yolunu seçmek zaten ülkemiz için sağlıklı bir sonuç vermeyecektir. Özellikle özel okulların ölçme-değerlendirme mantığı ortada dururken.

Görüldüğü gibi durum oldukça karmaşık görünüyor. Sistemin içinde yer alan bir eğitimci olarak sorunun asıl kaynağının öğrencilerin büyük bir bölümünün akademik eğitime yönlendirilmesinde olduğunu düşünüyorum. Mesleki ve Teknik okulların orta bölümlerinin açılmaması akademik eğitim almak istemeyen yada başarılı olamayacak öğrencileri zorunlu eğitimin 12 yıl olmasıyla birlikte akademik liselere yönelmek zorunda bıraktı.

Seçim ve yönlendirme nasıl yapılmalı?

Bunun bir tek ve net cevabı var         EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERE BIRAKMAK

Biz öğretmenler olarak, öğrencilerimizi tanıma ve yönlendirme konusunda çok yeterliyiz. Bir sınıf öğretmenine 30 öğrenci verin 3 ay sonra size hangi öğrencinin hangi alanda gelişim gösterebileceğini söyleyebilir. Dört yıl boyunca okuttuğu öğrenci için yanılma payı daha azalır. Sınıf öğretmeninin bu görüşleri üzerine Temel Eğitimin 2. Kademesinde (5.6.7.8. sınıf) derse giren bütün branş öğretmenlerinin görüşleri de eklendiğinde zaten Temel Eğitim o öğrencinin ilgi ve yeteneklerini tam ve eksiksiz olarak tespit etmiş olur.

Peki biz öğretmenler olarak “Adam olacak çocukları” gözünden tanırken ve bu kadar da iddialıyken sınav neden yapılır?

Asıl sorulması gereken soru belki de şu; öğrenci neden öğretmenin eline bırakılmaz?

Öğrenci Temel Eğitimden mezun olurken okulundan bir yöneltme önerisi verilebilir. Daha önce diploma ile birlikte verilen “Yöneltme Öneri Formu” geliştirilip bağlayıcı ve sorumluluk yükleyici şekilde düzenlenebilir. Bilindiği üzere lise birinci sınıf (9. Sınıf) müfredatı bütün liselerde ortaktır. Öğrenci yönlendirildiği akademik okulun 9. Sınıfında başarılı olamazsa sınıf tekrarı yapmaksızın mesleki ve teknik eğitim okuluna yönlendirilmeli ve 10. Sınıfından devam edebilmelidir. Böylece yönlendirmedeki olası hataların telafisi sağlanmış olur.

Akademik liselere gelince; nitelikli Liseler kurum kültürlerini ve vizyonlarını kaybetmeden merkezi sınavla öğrenci almaya devam ederler. Orta düzeydeki akademik liseler ise sınavsız ve Temel eğitimin yönlendirmesini esas alarak öğrenci alabilir. Her mahalleye Fen Lisesi açılamaz ama her lisenin içerisine bir Fen Bölümü açılabilir. Dokuzuncu sınıfta lisenin öğretmenler kurulu Temel Eğitimin yöneltme önerisini de göz önüne alarak öğrencinin devam edeceği akademik alanı ( sayısal-sözel vb) belirler.

Mesleki Teknik Liseler de sınava bağlı olmaksızın öğrenci almalılar. Bu okulların ortaokul bölümleri mutlaka açılmalıdır. Bu hem erken yaşta mesleki eğitimin avantajını kullanarak daha kalifiye iş gücü elde edilmesini sağlayacak hem de akademik liselerdeki amaçsız ve niteliksiz yığılmayı önleyecektir.

Güzel Sanatlar ve Spor Liseleri zaten yetenek sınavı yaptıkları için merkezi bir sınavın konusu değildir.

Görüldüğü gibi sınavsız geçiş büyük oranda sağlanabilir. Yeter ki sorunu çözmek için kafa yoralım ve eğitimin asli unsuru öğretmenleri karar süreçlerinin içerisine katabilelim.

Velhasıl; asıl dikkat edilmesi gereken nokta; çocukların kaderinin, adrese ya da nota değil, ilgi ve yeteneklerine bağlamak gerekliliğidir.

AYHAN GEYLANİ