KIBRIS’TA NELER OLUYOR?

Türkiye Türkleri açısından bazı bilindik konular vardır. Muhtelif alanlarda olmakla birlikte sokağa çıkıldığında, rastgele herhangi birine sorduğunuzda, mutlaka söyleyeceği üç-beş söz olan meselelerden bahsediyorum. Hele hele orta yaş ve üzerindekilerin birkaç dakikadan başlayıp birkaç saate kadar konuşabildiği sorunlardır bunlar. İşte Kıbrıs meselesi de böyledir ve bu günlerde Kıbrıs, yine gündemde yer tutmaya başlamıştır. Zira yine bir görüşme trafiği başlamış durumdadır.

Kıbrıs adası, 300 yıllık bir Türk hakimiyetinin ardından önce İngilizlere kiraya verilmiş; ardından da İngiliz topraklarına katılmıştır. Daha doğrusu, İngilizler adayı ilhak etmiştir. İşte sorun da İngiliz egemenliğinden itibaren başlamıştır. 1914’ten, özellikle de 1930’lu yıllardan itibaren adada, bir Yunan yayılmacılığı baş göstermiştir. Bu yayılmacı kafa, 1959-1960’ta imzalanan antlaşmalarla bir süre dizginlense de 1963’ten itibaren yeniden hortlamıştır. 1974’te Türkiye’nin adaya askeri müdahalesiyle fiilen sona erdirilen bu kafa, o tarihten sonra strateji değiştirmiştir. Gerek barış görüşmeleri gerekse Rum tarafının AB’ye üyelik serüveni üzerinden biçim değiştiren Yunan yayılmacılığı, silahla halledemediği bu meseleyi, masada çözmeye yönelmiştir. Kıbrıs sorununun temelinde bu zihniyet ve onun değişik tezahürleri vardır.

1959-1960’da imzalanan antlaşmalarla adada, iki taraflı federatif bir devlet kurulmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti adı altındaki bu devletin temel özelliği, iki taraflı ve kendine has yetkilere sahip bu devletin garantörlerinin olmasıdır. Bu garantörler, adadaki Türklerin ve Rumların ana vatanları kabul edilen Türkiye ve Yunanistan ile adanın son sahibi İngiltere’dir. Üç garantör, adada kurulu düzeni korumakla yükümlüdür. Bu koruma, gerek adanın dışından Kıbrıs’a yönelik saldırılara, gerekse adanın içindeki dengelerin bozulması ihtimaline binaen içerideki unsurlara karşı yapılacaktır. Nitekim Türkiye’nin adaya 1974’teki müdahalesi de bu kapsamdadır.

Bugüne kadar Kıbrıs sorunuyla ilgili pek çok görüşme yapılmıştır. BM çatısı altında yapılan bu görüşmelerde, pek çok konu görüşülmüştür. Şu anda İsviçre’de ve yine BM gözetiminde başlayan çözüm görüşmeleri de yine benzeri bir zeminde devam etmektedir. Fakat bu görüşme trafiğinde, daha önce olduğu gibi yine en önemli konulardan biri, garantörlük meselesidir. Rum ve Yunan tarafının odaklandığı konu da garantörlüğün kaldırılmasıdır. Zira garantörlük kalkarsa adaya dışarıdan müdahale olamayacaktır. Tabii burada, dışarıdan müdahaleden kasıt, Türkiye’nin müdahalesidir. Böylece AB çatısı altında, AB üyesi Yunanistan ile adanın tamamını temsil eden Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti birlikte hareket edebilecektir. Durumun farkında olan Türkiye ise garantörlüğün kalkmasına rıza göstermemektedir.

Öte yandan Kıbrıs meselesinde önemli bir husus da Türk dış politikasında son 15 yılda yaşanan kırılmadır. Kıbrıs konusunda geleneksel Türk dış politikası, her zaman için Kıbrıs adasının stratejik önemi ve adadaki Türk halkı sebebiyle hassasiyet göstermekteydi. Maddi konularla değerlendirilmeyen, her ne olursa olsun Türkiye’nin menfaatlerini önceleyen ve gerektiğinde Batılı güçleri de açıkça karşısına almayı göze alan bu politika, mevcut iktidarının başladığı 2002 yılı sonundan itibaren ağır bir hasara uğramıştır. Ciddi bir yön değişimine uğrayan bu politikada, “Çözümsüzlük, çözüm değildir.” gibi kulağa hoş gelen bir sloganla psikolojik operasyon yapılmış; KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf DENKTAŞ, hedef tahtasına oturtulmuştur. Akabinde, yine BM nezdinde yürütülen ve dönemin BM Genel Sekreteri’nin adıyla bilinen “Annan Planı”nın 24 Nisan 2004’te yapılan halk oylamasıyla kabul edilmesi sağlanmıştır. Hatta bu konuda, “kasaptaki ete soğan doğramayan” dönemin Genelkurmay Başkanı bile Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs politikasındaki geleneksel bakışına aykırı bir tutum takınmaya teşvik edilmiş ve mevcut siyasi iktidar çizgisinde beyanlarda bulunmuştur. Türkiye ve Kıbrıslı Türkler bakımından pek çok dezavantaja sahip bu plan, Rum tarafının halk oylamasında “Hayır” demesiyle reddedilmiştir. Şimdi Türkiye’den ve Kıbrıslı Türklerden beklenen, 2004’te kabul ettiğimiz Annan Planı’na göre daha ileri adımlar atmamızdır. Dış politikada atılan yanlış adımların zaman içinde ağır bir fatura olarak karşımıza konmasının tipik örneği olan bu durum, şu anda devam etmekte olan görüşmelerdeki yumuşak karnımızı oluşturmaktadır.

Sonuç olarak Kıbrıs meselesi, ister tarihi bir Türk toprağı vasfı ve adadaki Türk varlığı, ister stratejik önemi, isterse Türkiye’nin güneyindeki güvenliği bakımından son derece önemli bir konudur. Bu çerçevede, Kıbrıs adasının doğrudan veya dolaylı Rum-Yunan blokunun insafına ve Batılı güçlerin insiyatifine bırakılması söz konusu olamaz. Aksi bir durum, pek çok yönden kıskaç altında olan Türkiye’nin yeni ve ağır bir pranga altına girmesine yol açar. Siyasi iktidarın yaptığı vahim stratejik dış politika hatalarına bir yenisinin daha eklenmesi, Türkiye’nin istikbali bakımından ağır bir darbe olur. Temennimiz, 2004’teki “Annan Planı” yaklaşımına son verilmesi ve adada Türk garantörlüğünün her ne şekilde olursa olsun etkin bir şekilde devam etmesidir.

Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır-Kalmalıdır!