TEHLİKE: MİSAFİRLİKTEN GETTOLAŞMAYA MI?

Vahşi emperyalizmin son manevrası BOP, Tsunami gibi her dalgasında şiddetini artırarak Afrika’nın kuzeyini salladıktan sonra çadırı Suriye’ye kurdu.

Devletler yıkıldı, ülkeler bölündü, toplumlar birkaç parçaya yarıldı, etnik çatışmalar ve duygusal kopmalar aldı başını gitti..

Küresel emperyalizmin yürüttüğü bu acımasız süreç, sadece işgal ve iç çatışmanın yaşandığı ülkeleri değil, bölgedeki tüm toplumları olumsuz etkiledi.

Tabii ki, Türkiyemizi de…

Terörün tırmanması, sınır ötesi terör saldırıları, başta Suriye olmak üzere bölgeden ülkemize yönelik güvenlik tehditlerinin oluşması gibi problemlerin yanı sıra ülke içerisinde yaşanan sosyal gerilimler de rahatsız edici boyutlara ulaştı.

Malum, Suriye’deki karışıklığın başlamasından itibaren vicdani ve insani kaygılarla fakat plansız, programsız ve hazırlıksız şekilde milyonlarca mülteciyi “açık sınır kapısı” politikasıyla ülkemize aldık.

Ancak Devletimizin ve insanımızın bu erdemli tutumu, “kara düzen” iş yapıyor olmamızın neticesi olarak, milletimizi çok ciddi sosyal sıkıntılarla karşı karşıya getirdi.

Şu anda maalesef şehirlerimizde kontrolsüz, eğitimsiz, işsiz, gelecekten ümitsiz ve yüzbinlerden oluşan ve daha önemlisi azınlık refleksiyle hareket eden adeta gettolar oluştu.

Bu tablo, kendi gidişatına bırakılamayacak çok ciddi bir tehlike potansiyeli taşımaktadır. Devletimiz, eğer bu duruma tedbir almazsa, korkarım, mülteci yığınları suç örgütlerinin insan kaynağı olacak ya da bizatihi kimi mülteci gruplarının kendisi yaygın ve kalabalık birer suç örgütüne dönüşecekler!

Nitekim son zamanlarda, neredeyse ülkemizin dört bir yanında, mülteciler tarafından vatandaşlarımıza yönelik saldırı haberleri yoğunlaşmış durumda. Bu gelişmeler, maalesef, ciddi bir tehdidin çok yakın olduğunu gösteriyor. Gönlü zengin milletimizin, bu asayişsizliklere ne kadar sabır göstereceği meçhuldür! Onun için Devletimiz, ivedi ve etkin tedbirler almalıdır.

Şu bir gerçektir ki, ülkemizdeki mülteci misafirlerin kahır ekseriyeti kalıcıdır. Yani bunların büyük bölümünün ülkelerinde dönecekleri bir ortamları kalmadı, dönecek olanların da önümüzdeki üç beş yılda uygun ortamı bulamayacakları aşikardır. Dolayısıyla bu aleni gerçeğin zarureti olarak, mültecilerin eğitimi, çalışma hayatına meşru şekilde katılmaları, hukuk ve toplumsal yaşamın standartlarına uygun şekilde sosyalleşmeleri yani topluma entegrasyonu hızla sağlanmalıdır.

Tabii ki, gönlümüzün isteği, bölgesel barışın oluşturularak, tüm mazlumların huzur içerisinde evlerine ve ülkelerine dönmelerinin sağlanmasıdır. Tek bir insan dahi vatansız yaşamasın. Öncelikli tercih ve gayret bu yönde olmalıdır. Başta Türkiye olmak üzere, bölgede etkin olan tüm güçler de bunun sağlanması için gayret ortaya koymalıdır.

Ancak, bölgesel gerçeklerin de farkında olunmalıdır. Beklentiler, gerçeklerin önüne geçerse, uygulanabilir politikalar oluşturulamaz. Devlet, gerçekler ışığında rota tayin etmelidir.

Bu hassas durumda bir diğer önemli husus ise, halkımızın da yaşadığımız gerçekle yüzleşmesi, yani bu mültecilerin ekseriyetinin önümüzdeki süreçte bu ülkenin misafiri değil vatandaşı olarak yaşayacağı gerçeğine hazırlanmasıdır. Mültecilerin tamamının bir gün ülkelerine dönecekleri zannıyla geliştirilen toplumsal bir tutum, yaşanan “problemin” tedavi sürecini olumsuz etkileyecektir. Çünkü entegrasyonun sağlanması sürecini doğrudan etkileyecek unsurların başında halkımızın takınacağı tutum gelecektir.

Bu topraklar bu psikolojiyi ilk defa yaşamıyor. Türk milleti, tarih boyunca yaşadığı tecrübelerin tekrarına şahit olmaktadır. İmparatorluk hafızasına sahip olan milletimiz sabırlı, kapsayıcı ve kuşatıcıdır.

Sabrın sonu selamettir, derler ya; toplumumuza sabırlar diliyorum.

Selametle…