23 NİSAN’DAN 16 NİSAN’A: MİLLET EGEMENLİĞİNDEN TEK KİŞİLİK SİSTEME

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte resmen kurulmuştur. Bununla birlikte aslında devletimiz, fiilen 23 Nisan 1920’de kurulmuş bulunmaktadır. Resmen kurulduğu 29 Ekim 1923’e kadar, “Ankara Hükümeti” sıfatıyla tanınmış olan bu devletin zaman içinde, önce bir devlet olarak gören muhatapları oluşmuş ve başarılarla taçlandıkça da uluslararası kamuoyu, Ankara Hükümeti’ni bir devlet olarak kabullenmiştir. Bunun altında yatan temel sebep ise bugün TBMM’nin duvarlarını süsleyen ve her siyasetçinin ağzına pelesenk olan, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” cümlesinde yatmaktadır.
Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olması, Ankara Hükümeti’nin anayasası olarak kabul edilen 1921 Anayasası’nın ilk maddesidir. Maddede ayrıca halkın, mukadderatını bizzat ve doğrudan idare edeceği de belirtilmiştir. Bu esaslar, TBMM’nin açılış gayesini de özetlemektedir. Vatan işgal altındadır, İstanbul’daki zevat acizdir ve iktidar kudretine sahip değildir. İşte Türk Milleti, bu şartlar altında Millî Mücadele’ye girişmiş ve ilk iş olarak bir yasama organı kurarak mukadderatını kendisi tayin etmeye karar vermiştir. Bunu da bütün dünyaya ilan etmiştir. Yaptığı anayasanın en başına bu hususu yazarak da egemenliğin kendisine ait olduğunu resmen beyan etmiştir. Dolayısıyla 23 Nisan, bizim için bu anlama gelmektedir. Yani egemenlik hiçbir kişiye, zümreye, sınıfa veya gruba bırakılamaz. Böyle bir idare kurulamaz.
16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen, gelişimi ve sonuçları pek çok açıdan rahatsız edici olan ve kesin olmayan sonuçlara göre kabul gören anayasa değişiklik teklifi, yukarıda bahsettiğimiz bu düzeni yerle bir eden bir sisteme kapı aralamıştır. Bir Nisan ayında iktidarını ilan eden Türk Milleti, bundan tam 97 yıl sonra kendi eliyle ve üstelik tam da farkında olmadan, adeta bir oldu-bittiyle yeniden idareyi, bir kişinin eline teslim etmiştir.
Halkoylamasına sunulan değişiklik teklifinde, yasama ve yargı organının görev alanı dışında kalan bütün konular, yürütmenin yeni ve tek sahibi olan Cumhurbaşkanı’na bırakılmıştır. Cumhurbaşkanı bu geniş alanda, istediği icraatı, sadece bir kararnameyle yapabilecektir. Bunun için kimseden sormasına, yardım almasına gerek yoktur. Denilebilir ki bu durum, yasamayı kapsamamaktadır. Şeklen bakıldığında doğru olan bu durum, iş uygulamaya geldiğinde böyle işlemeyecektir. Zira Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle TBMM seçimleri, aynı gün yapılacaktır. Yeni sistemde resmen bir parti üyesi, muhtemelen de partisinin lideri olacak olan adayın aldığı oyla partisinin aldığı oy, paralel olacaktır. Böyle bir sonuca varmak için birazcık Türk siyasetini takip etmek ve genel seçim sonuçlarının tarihine bakmak yeterlidir. Bu durumda, seçilen Cumhurbaşkanı ile TBMM çoğunluğu aynı partiye mensup olacaktır. Bu da yasama organının Cumhurbaşkanı’nın fiilen kontrolüne girmesi demektir. Yani TBMM, Cumhurbaşkanı için dikensiz bir gül bahçesine dönüşecektir. Onun rızası dışında bir yasa teklifine rastlamak, çıkardığı kararnameyle çelişecek bir düzenleme yapmak ve böyle bir teşebbüse ihtimal vermek, Türk siyasi geleneklerinin doğası gereği mümkün olmayacaktır.
Öte yandan yargı da tek kişiye odaklı bu sistemde, nasibini almıştır. Üst düzey yargı organları içinde en kritik konumda olan Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı 15’e düşürülmüş ve üyelerinin 12’sinin Cumhurbaşkanı, 3’ünün de Cumhurbaşkanı’nın fiilen kontrol ettiği TBMM tarafından seçilmesi düzenlenmiştir. Ayrıca bütün hakimlerin ve savcıların çatı kuruluşu olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üye sayısı da 13’e indirilmiş ve 4 üyesi Cumhurbaşkanı’nın, 7 üyesi Cumhurbaşkanı’nın iplerini elinde tuttuğu TBMM’nin tercihine bırakılmıştır. Hakimlerin ve savcıların tayin, terfi, disiplin işleri ile mahkemelerin kurulması ve kaldırılması gibi çok önemli yetkileri olan bu kurulun iki doğal üyesi de Adalet Bakanı ve Adalet Bakanı Müsteşarı’dır ki zaten onlar da Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecektir. Kısacası, yargının çekirdeği de yine resmen ve fiilen bir kişinin eline teslim edilmiştir.
Böylesi bir düzenlemeye söylenecek bir söz, yapılacak pek bir yorum kalmıyor. Tek kişilik bir model olduğu çok açık. Bu modelin demokratikleşmeye değil de otoriterleşmeye yol açacağını görmek için kâhin olmaya ise hiç gerek yok. Halkımızın en iyi bildiği ve en çok yaptığı Türk siyasetinin kodlarını bilmek, sonucu kestirmek için yeterli. Bu durumda, içimizdeki acizlere ve yedi düvele karşı verdiğimiz bir mücadelenin neticesinde elde ettiğimiz bütün kazanımlar ama özellikle de “millet egemenliği” ömrünü tamamlayacak gibi görüyor. Ne yazık ki bu sonuç, yalnızca millet egemenliğinin değil demokrasinin, hukukun ve Türklüğün istikbalinin de karartılacağı anlamına geliyor. Bu sonucun ortaya çıkmasında, bilinç dışı ve bilgisizce hareket edenler, belki vicdanlarda ve tarih önünde hafifletici sebeplerden yararlanabilir ama doğrudan ve bile-isteye bu sistemi arzulayanlar ise nasıl ve nerede yer alır, onu da şaşmaz hükmüyle zaman gösterecek.                

 

Sami ÖZDEMİR

Genel Dış İlişkiler ve Basın Sekreteri