TOPLU GÖRÜŞMELERDE HİZMET KOLLARININ PROBLEMLERİ GÖRÜŞÜLDÜ

Genel Başkan Şuayip ÖZCAN şunları söyledi;

4688 Sayılı Kamu Görevlileri Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden itibaren bu yıl altıncı Toplu Görüşme yapılmaktadır.

Bu seneki görüşmelere Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu'nda temsil yetkisine sahip ve ülkemizin en büyük memur sendikası olarak  katılıyoruz.
Sendika olarak Toplu Görüşme Toplantılarının gündemine; eğitim çalışanlarının beklenti ve görüşlerini olduğu gibi yansıtabilmeyi öncelikli ilkemiz olarak kabul ediyoruz. Eğitim çalışanlarının desteğiyle sahip olduğumuz temsil yetkisini, ideolojik saplantıların ya da ithal senaryoların hayata geçirilmesi için bir fırsat olarak değil; çalışanların yaşam standartının ve ülkemizdeki eğitim kalitesinin yükseltilmesi yolunda bir sorumluluk olarak görüyoruz.

Nitekim bu amaçla temsil yetkisini almış olduğumuz andan itibaren sistemli bir çalışma içerisine giren Merkez Yönetim Kurulumuz, Toplu Görüşme Toplantılarında görüşülecek konuların tespiti için bir taban araştırması yapılmasını kararlaştırdı. Daha sonra ise Toplu Görüşme tekliflerimizi oluşturduk.

Ekte sunulan söz konusu rapordaki istek ve öneriler, bizzat eğitim çalışanlarının görüşlerinden oluşmaktadır. Dileriz ki, bu Toplu Görüşme Toplantısı sonucunda eğitim çalışanlarının beklentilerini tatmin edecek bir mutabakata varılacaktır.
Dolayısıyla Raporumuzda da ayrıntılarıyla ifade edildiği gibi, talep ve önerilerimiz;  

1.Kurumlar arası ücret dengesizliğinin giderilmesi
2. 2006 ve geçmiş yıllardaki kayıplar ve imza altına alınmasına rağmen uygulanmayan konular,
3.   Mali ve Sosyal Haklar
4.  Sosyal Güvenlik
5.Hizmet Kollarının Sorunları
a)    Eğitim Çalışanlarının genel sorunları
b)    Yardımcı Hizmetler ve Genel İdari Hizmetleri Personelinin sorunları
c)    Üniversite çalışanlarının sorunları
d)    Yurtkur çalışanlarının sorunları
6. Demokratik Haklar
olmak üzere altı ana başlık altında toplanmıştır.

Tartışılmaz bir gerçektir ki, mali ve sosyal haklar açısından eğitim çalışanlarının mevcut durumu hiç iç açıcı bir tablo ortaya koymamaktadır. Çalışanlar aldıkları ücretlerle, bırakınız mesleki ve kişisel anlamda kendilerini geliştirebilme imkanlarına sahip olmayı; asgari geçim standartını bile yakalayamamaktadırlar. Bu durum, ekonomik ve sosyal açıdan rahat   olamayan   eğitim   çalışanlarının   verimli   bir   eğitim   ortamına   yeterince   katkıda
bulunmalarını da engellemektedir. Dolayısıyla çalışanların insanca yaşayabilecekleri ve bilgi çağının gerektirdiği donanımlara sahip olabilecekleri bir ekonomik düzeye kavuşturulmaları gerekmektedir. Üye olmak için büyük gayret gösterdiğimiz ve standartlarımızı uydurmaya çalıştığımız AB ülkeleri ile ülkemizdeki eğitim çalışanlarının ekonomik koşullarını karşılaştırdığımızda ortaya çıkan tablo şu şekildedir: Ülkemizde üniversitelerimizde görev yapan bir profesör aile ve çocuk yardımı dahil aylık ortalama 1.644 euro alırken, AB ülkelerinde bu ücret 10 000-20 000 euro arasında değişmektedir. Araştırma Görevlilerimiz ortalama 674 euro ücretle çalışırken. AB ülkelerindeki emsalleri 4 000-7 000 euro ücret almaktadırlar. Yine üniversitelerimizde görev yapan bir memur aylık 489 euro ile geçinmeye çalışırken AB ülkelerindeki memurlar ise 2 000-3 000 euro ücret almaktadır. Hizmetlilerimiz aylık 478 euro ile yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışırken, AB ülkelerindeki emsalleri aylık 1800-3000 euro ücrete sahiptir. Görece yeni başlayan öğretmenlerimiz yıllık yaklaşık ortalama 7.056 euro ücretle çalışırken; göreve yeni başlayan öğretmenler Avrupa ülkelerinden İngiltere'de 28.769 euro, Almanya'da 37.718 euro, Yunanistan'da 23.700 euro, Lüksemburg'ta 46.306  euro yıllık ücret almaktadırlar.

Ayrıca çalışanların ücretleri zaman geçtikçe erimektedir. Enflasyon, döviz ve fiyat artışları karşısında çalışanların alım güçleri her geçen yıl biraz daha zayıflamaktadır. Örneğin. 2005 Ocak ayı ile 2006 Ocak ayını karşılaştırdığımızda; ücretlerde Euro karşısında. Müsteşarda %20, Hizmetli ve memurlarda %12, öğretmenlerde %15, Profesörlerde %19 Araştırma Görevlilerinde %16 oranında bir kayıp söz konusudur. Diğer gider kalemlerinde de benzer kayıplar ciddi oranları bulmuş durumdadır. Bu durum da göstermektedir ki, çalışanlara yapılan komik ücret artışları refah düzeyini artırmayı bir yana bırakın, mevcut standartı bile koruyamamaktadır. Yoksulluk sınırının 1300 YTL'yi geçtiği göz önüne alınarak ücretlerde yeni bir düzenlemenin yapılması kaçınılmazdır.

Kurumlar arası ücret dengesizliğinin giderilmesi tüm çalışanların ve hatta bugüne kadar iş başına gelen tüm iktidarların ortak arzusu olmuştur. Ancak bu zamana kadar bu konuda ciddi ve neticeye yönelik bir mesafe katedilememiştir. Bunun yanı sıra aynı kurumda görev yapan çalışanlar arasında da bir takım ayrıcalıklar yapılmaktadır. Örneğin MEB'da her öğretim yılı başında yalnız öğretmenlere olmak üzere "Eğitim Öğretime hazırlık ödeneği" verilmektedir. Eğitim çalışanlarının bir bütün olduğu; eğitimin, idarecisiyle öğretmeniyle, memuruyla, hizmetlisiyle ortak yürütülen bir kamu hizmeti olduğu unutulmamalıdır. Bundan dolayı söz konusu ödenek, tüm eğitim çalışanlarına (Üniversiteler ve YURT-KUR dahil olmak üzere) ve bir maaş tutarında verilmelidir. Yine aynı şekilde üniversite ödeneğinin de her düzeydeki akademik ve idari personel olmak üzere tüm üniversite çalışanlarına ödenmesi sağlanmalıdır.

Ücret adaletsizliği aylık ücretlerin yanı sıra diğer bir çok kalemde de görülmektedir. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığına bağlı kurum ve okullarda görev yapan memur ve hizmetli çalışanların görev tanımları ve çalışma saatlerindeki belirsizliklerden dolayı fazla mesaileri ödenmemektedir. Ayrıca ek ders ücretleri konusunda yapılan son değişiklikle de kazanılmış bir takım haklar elden alınmış ve haksız uygulamalar hayata geçirilmiştir. Bu hususlarla alakalı detaylı ve teknik bilgiler raporumuzda ifade edilmiş bulunmaktadır.

Hiç şüphesiz ki; eğitim, bir ülkenin topyekün kalkınmasının itici gücü ve ön koşuludur. Dolayısıyla eğitime, yani insana yapılan yatırım geleceğe yatırım yapmak demektir. Eğitim politikaları, bir devlet politikası olarak ciddiyetle, planlı ve sağlıklı öngörülerle hazırlanmalıdır. Ancak, yıllardır üzülerek şahit oluyoruz ki; ülkemizde her hükümet, hatta her bakan değişikliğinde "Millî Eğitim Sistemi"miz yaz-boz tahtasına çevriliyor. "Millî Eğitim" ve Bakanlık, politikacılarımızın "Reform" icat etme arenasına dönüştürülüyor.

Yapılması gereken, "Türk Millî Eğitim"ine; partilerin ve bakanların politikaları yerine "Devlet Politikası" anlayışının hakim kılınmasıdır. Bakanlığı idare edenlerin ise, masa başı kararlarla değil taraflarla ve çalışanların temsilcileriyle görüş alışverişinde bulunarak icraat sergilemeleridir. Bu ilke doğrultusunda hayata geçirilmeyen uygulamalar neticesinde görüyoruz ki, eğitim hayatımızdaki aksaklıklar durmadan devam etmektedir. Örneğin MEB'nın yeterli alan araştırması yapmadan, çalışanların görüş ve önerilerini dikkate almadan yürürlüğe koyduğu kademeli Öğretmenlik uygulaması bu tip çalışmalara en bariz örnektir. Gerçekçi ve ihtiyaca cevap verecek kriterlerden yoksun olarak belirlenen bu sınıflandırma; bırakın öğretmenlerimizi teşvik ve memnun etmeyi, bilakis çalışanlar arasında huzursuzluk çıkaracak, öğretmen-idareci, idareci-veli arasında bir takım rahatsızlıklar oluşturacak bir zemin hazırlamıştır. Sözkonusu sınıflandırmada beceri, liyakat, kıdem ve performans esas alınmadığı için uygulamanın amacı hasıl olmayacaktır. Bunun gibi hazırlanan yönetici ve öğretmen atama ve nakil yönetmelikleri de bir çok arazları içerisinde barındırmaktadır.  Nitekim bakanlığın bir çok yönetmeliği ve uygulaması yargıdan dönmektedir. Bu noktada yapılması gereken, bilimsel, gerçekçi kriterlerle ve çalışanların temsilcileriyle istişare edilerek çalışmalar yapmaktır.

Ülkemiz eğitim hayatının en başlıca sorunlarından bir tanesi de derslik ve personel yetersizliğidir. Bakanlık yetkililerinin resmi açıklamalarına göre ülkemizdeki öğretmen açığı 90 bindir. Bu rakam, tekli öğretim ve öğrenci sayısı açısından ideal sınıflar düşünüldüğünde 180 binleri bulmaktadır. Öte yandan sınıf başına düşen öğrenci sayısı ülkemizde OECD ülkeleri ortalamasının iki katıdır. Ayrıca okullarımızın gelişen eğitim teknolojisi ve bilimsel gelişmelere paralel donanımlarla tesis edilmesi de diğer bir önemli konudur. Bu eksiklikler giderilmeden Türkiye'yi 21. yüz yıla taşımak ve çağdaş dünyayla rekabet edebilecek donanımlı bireylere kavuşturabilmek mümkün olamayacaktır. Pek tabi ki, tüm bunların yapılabilmesi için de eğitime ayrılan bütçenin ihtiyaçları karşılayabilecek oranlara yükseltilmesi gerekmektedir. Devlet bütçesinden eğitime ayrılan pay Danimarka'da yüzde 15.4, İzlanda da yüzde 14.7, Kore'de yüzde 17.7, Meksika'da yüzde 24.3, ABD de yüzde 17.1'dir. Dolayısıyla rekabet etmek zorunda olduğumuz gelişmiş ülkelerin ligine çıkmak istiyorsak bunun yolu eğitime gereken önemi vermemizden geçmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığının öğretmen açığını gidermek için Sözleşmeli Öğretmen almasını kabul edemiyoruz. Atama bekleyen 190 bin öğretmen adayı dururken, sözleşmeli öğretmen alımı konusundaki ısrarcı tutum, hem hukuka hem de insan haklarına taban tabana zıttır. Bakanlık, öğretmen ihtiyacını sözleşmeli öğretmenler eliyle değil, kadrolu öğretmenler alarak karşılamalıdır. Zira yarınından emin olamayan ve sürekli baskı altında tutulan kadrolarla Türk Milli Eğitimini geleceğe taşımak mümkün değildir. 109 ülke arasında, eğitimde 70. sırada olan ülkemizde; eğitimi kendine güvenen ehil ellere vermek, eğitim çalışanlarının hayat standardını artırmak, özlük haklarına yönelik düzenlemeler yaparak, bunları çağdaş normlara uygun hale getirmek önemli bir yükümlülüktür.

Sözleşmeli personel alımı ile ilgili olarak hazırlanan kanun sözleşmeli personel uygulamasını geleceğe taşıyarak, diğer çalışanları da bu statünün içerisine çekmek amacını içermektedir. Atanan sözleşmeli öğretmen sayısının kadroludan fazla olması bunun en belirgin delilidir. Bu sistem mevcut çalışanlar için çok uzak olmayan bir gelecekte iş güvencesi, atama, tayin, görevde yükselme gibi konularda kazanılmış hakların kaybedileceği endişesini doğurmaktadır.

Sözleşmeli personel alımındaki esas amaç;                                                                                                     

*Daha az ücretle personel çalıştırmak,

*Çalıştırılan   personeli,   hiçbir   kanuni   güvence   vermeden   istediği   yere göndermek; tayin, atama, görevde yükselme gibi haklardan mahrum etmek,

*Hak   iddia   edemeyen,   eleştiremeyen,   düşünemeyen,   sadece   amirlerinin talimatlarını   uygulamaktan  başka  çaresi   olmayan  bir  emir  kulu  ordusu yaratmak,

*Milli eğitimin özelleştirilmesini sağlamak, Yandaş kayırmacılığına pirim vermektir.
Çalışanlar açısından hak ihlalleriyle dolu böyle uygulamayı Türk Eğitim-Sen olarak topyekün reddediyoruz.

Ülkemizde üniversitelerimizin yaşadıkları sorunlar da kamuoyunun malumudur. En başta kısır ve ideolojik tartışmalara malzeme edilen YÖK meselesi gelmektedir. YÖK hala büyük bir muamma olarak kamuoyu gündeminde yer almaktadır. Bir türlü çözümlenemeyen ve yılan hikayesine dönen YÖK sorunu yerinde saymaktadır. Toplumsal mutabakatı göz ardı eden hükümet, konunun üzerine yeterince eğilememiş durumdadır.

Oysa YÖK'ün yeniden yapılandırılması ve meslek lisesi öğrencilerine uygulanan katsayı adaletsizliğinin giderilmesi öncelikli meselelerdir. Öğrencilerimizin motivasyonunu bozan bu eşitsizlik, kanayan bir yara haline gelmiştir.Ayrımcılık ve dışlayıcıhğın bir diğer adı olan katsayı adaletsizliği, zaman kaybetmeden düzeltilmelidir. Siyasi erkin yapması gereken, oy avcılığına soyunmadan, konunun tarafları ile masaya oturarak, toplumun bütün kesimlerini kucaklamak suretiyle yeni bir YÖK Kanun Tasarısını ülke gündemine getirmek olacaktır.

Çağın gereklerine uygun, ideolojik kaygılardan uzak, üniversite çalışanlarının sorunlarını ortadan kaldıracak ve tamamen bilimsel bir anlayış ve çalışanların da katkısı ile hazırlanacak bir YÖK kanunu ile eksiklikler giderilebilecektir.

Öte yandan üniversite çalışanlarının idari ve ekonomik sorunları çözüme kavuşturulmadan, istenen üniversite eğitiminin sağlanamayacağı açıktır. Aldığı ücretle aylık temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir akademisyenin kendisini geliştirmesini bekleyemeyiz.

Türk Eğitim-Sen'in yurt genelinde değişik branştaki 460 akademisyen üzerinde yaptığı anket sonuçlarına göre, çalışanların %82'si ekonomik nedenlerden dolayı alanları ile ilgili yayınları takip edemediğini belirtmektedir. Yine aynı ankette 850 öğrenciye sorulan "Üniversitede verilen akademik eğitim yeterli mi?" sorusuna, %71 oranında "Hayır" cevabı verildiği görülmektedir. Fiziki, ekonomik ve teknolojik imkanlardan yoksun bir üniversite ortamında sağlıklı bir eğitim verilemeyeceği ortadadır. Hükümet; politik manevraları bir yana bırakıp üniversite çalışanları ile öğrencilerin -çağın beklentileri doğrultusunda- ihtiyaçlarını tespit etmeli ve gereğini yerine getirmelidir.

Öğrenci başına bütçe ödeneğinin yıllara göre değişimi ise şöyle: 1981 yılında 4 milyon TL. iken, 1983 yılında 3 milyon 676 bin 47 TL., 1992 yılında 3 milyon 38 bin 91 TL., 2000 yılında 2 milyon 856 bin 98 TL., 2001 yılında 1 milyon 934 bin 81 TL., 2002 yılında 2 milyon 248 bin 46 TL., 2003 yılında ise 2 milyon 67 bin 30 TL.'dir. Öğrenci başına cari harcama ise 1981 yılında 1.487 ABD doları iken, 2003 yılında 969 dolara düşmüştür. YÖK'ün "Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu" adlı Kasım 2004 Raporunda bazı ülkelerde devlet üniversitelerindeki reel öğrenim ücretlerinin yapılan harcamalara oranı verilmiştir. Devlet üniversitelerindeki reel öğrenim ücretlerinin yapılan harcamalara oranı; Letonya'da yüzde 75, Bulgaristan'da yüzde 42, Avustralya'da yüzde 30, Şili'de yüzde 26, Jamaika'da yüzde 25, ABD ve Filipinlerde yüzde 15, Kenya'da yüzde 12, Nepal'de yüzde 10, Tayland'da yüzde 5 iken, Türkiye, Macaristan ve Guetamala'da yüzde 2'dir.

Konsolide bütçeden yatırımlarından YÖK ve üniversitelere ayrılan pay, 1996 yılında yüzde 2.58, 1997 yılında yüzde 3.18, 2003 yılında yüzde 2.27, 2004 yılında yüzde 2.45, 2005 yılında yüzde 3.34, 2006 yılında yüzde 3,35, 2007 yılında ise yüzde 3.21’dir. GSMH'den üniversitelere ayrılan pay ise, 1996 yılında yüzde 0.62, 1997 yılında yüzde 0.69, 2003 yılında yüzde 0.94, 2004 yılında yüzde 0.86, 2005 yılında 1.07,  2006 yıllarında  1.04, 2007 yılında ise1.05’dir Dolayısıyla standartı yüksek ve gelişmiş ülkelerdeki emsalleriyle yarışabilecek bir üniversite eğitimi için, üniversitelere ayrılan bütçe payının artırılması gerekmektedir.

OECD ülkelerinde ortalama olarak mezuniyet yaşındaki bireylerin yüzde 34.8’i üniversiteleri ve benzer diplomalar veren diğer kurumları kapsayan A seviyesindeki yükseköğretimi bitirmektedir. Bu rakam Hollanda’da da yüzde 40.2, İzlanda’da da yüzde 50, Finlandiya’da yüzde 47, Danimarka’da yüzde 45, Yeni Zellanda’da yüzde 48.4, İngiltere’de yüzde 38.3 iken, Türkiye’de 10.8’dir.

OECD ülkelerinin birçoğunda istihdam oranları eğitim düzeyi ile birlikte artmaktadır. Eğitimli nüfusunu istihdam etmede en başarılı ülke yüzde 91 ile İsviçre’dir. Yükseköğrenim görmüş olanlarda istihdam oranı İzlanda’da da yüzde 87, Norveç’te yüzde 80, Danimarka’da yüzde 79, Japonya ve Hollanda’da yüzde 75’dir. Türkiye’de ise bu oran yüzde 54’tür.
                     
Yine yaptığımız araştırmalara göre; Buna göre Türkiye’de okul öncesinde(3-5 yaş) 3 milyon 322 bin 151, ilköğretimde(6-13 yaş) 407 bin 70, ortaöğretimde(14-16 yaş) ise 601 bin 283 öğrenci okula gitmiyor. Okula gitmesi gereken öğrenci sayısı 19 milyon 205 bin iken; şu anda sadece 14 milyon 878 bin 496 öğrenci okula devam ediyor. Yani tam 4 milyon 330 bin 504 öğrenci ders sıralarındaki yerini alamıyor. Bu öğrencilerin 2 milyon 486 bin 554’ünü de kız öğrenciler oluşturuyor.

Okullaşma oranları ise Türkiye’de OECD ülkelerine göre düşüktür. Türkiye’de okullaşma oranları okul öncesinde yüzde 24, ilköğretimde yüzde 90.1, genel ortaöğretimde yüzde 34.7, mesleki ve teknik ortaöğretimde ise yüzde 21.8’dir. OECD ülkelerinde okul öncesinde (3-4 yaş) yüzde 66.3, ilköğretimde (5-14 yaş) yüzde 98.3, ortaöğretimde (15-19) ise yüzde 80.5’tir.

Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolunda faaliyet gösteren sendikaların öncelikli görevi, eğitim çalışanlarının hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmektir. Daha iyi bir eğitim için, eğitim sistemine katkıda bulunmakda doğaları gereğidir. Ayrıca sendikalar, temsil ettikleri kesim ve toplumu ilgilendiren her türlü gelişme karşısında da toplumun çıkarları doğrultusunda, toplum adına taraf olmak gibi bir sorumluluk taşırlar. Öte yandan sendikalarımız hizmet kolları ile ilgili konularda tespit ve alternatif proje üreterek kamuoyuna ve yöneticilere yol göstermeye çalışmaktadır. Ancak, bu zamana kadar başta Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve üniversite yönetimleri olmak üzere kurum yöneticilerinin; daha iyi bir eğitime kavuşmak, iş barışı içerisinde huzurlu bir çalışma ortamı oluşturabilmek ve çalışanlardan azami düzeyde verim alabilmek için sendikalarla işbirliğini ilke edinmeleri gerekmektedir.

Eğitim sistemimizin ve eğitim çalışanlarının durumu ve teknik olarak yapılması gerekenler ekte sunulan raporumuzda ayrıntılarıyla ifade edilmiştir.

Diliyoruz ki, bu Toplu Görüşme süreci özlenen bu seviyenin yakalanması için bir fırsat ve yönetenler, çalışanlar ve onların temsilcilerinin işbirliği için bir başlangıç oluşturur.
Saygılarımızla.