DEMOKRATİK TERÖR

“Biz bu işin üzerine hep sabırla gittik. Hep demokratik çizgide bu işi halledelim istedik. Bunun arzusu içinde olduk. Ancak bu gece 8 yavrumuz şehit oldu. Bitlis’te de 5 yavrumuzu şehit etmişlerdir. Bunlar artık çekilir şeyler değil”

Bu sözler, Başbakan Recep Erdoğan tarafından, hain katillerin saldırısı sonucu 13 canımızı toprağa verdiğimiz günün akabinde, AKP’nin Ağrı İl kongresinde dile getirilen ifadeler.

Sayın Başbakanın bu söylemleri toplumumuzda, en az hain uşakların kanlı eylemleri kadar infial uyandırdı. Sayın Erdoğan’ın önünü arkasını düşünmeden söylediği cümlelerde; meseleyi kavrayamamanın, öngörüsüzlüğün ve plansızlığın ağır kokusu hissediliyordu.

Çünkü, her gün askerimizi-polisimizi şehit eden, yaklaşık yirmi yıldır otuz binden fazla cana kıymış olan, milyarlarca dolarlık servetimizin heba olmasına neden olmuş kanlı katliam örgütüyle “Demokratik çizgide” mücadele edildiğini ifade etmenin mazur görülecek bir tarafı yoktur.

AKP İktidarı dönemi, terör olaylarında belirgin bir artışın olduğu, hemen hemen her gün şehit vermeye başladığımız bir zaman olmuştur. Fakat görülüyor ki, bu yaşananlar hükümetin “Sabrını” taşırmamış; iktidar, ne zaman ki, iki günde 16 şehit toprağa düştü, o zaman işin vehametinin farkına varmış görünüyor.

Sözde demokratikleşme ve AB ile ilişkiler adına verilen tavizler neticesinde bölücülerin cüretkarca azdıkları gün gibi ortadadır. Sözkonusu bu “açılımların(!)” diğer yandan da milli refleksi kırmaya yönelik bir zeminin oluşmasına neden olduğu da dikkat edilmesi gereken bir başka sonuçtur. Ülkemizin kanayan bir yarası olan meselenin, tamamıyla bir “Bölücü Terör Sorunu”ndan ibaret olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Memleketimizin bir çok değişik yerinde yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların, bir bölgemizde ortaya çıkardığı sonuçları, “Kürt Sorunu” olarak teşhis etmenin ülkemizi getirdiği nokta ortadadır. Nitekim bu nitelemeyi bizzat sayın Başbakan da birkaç kez dillendirmiştir. Başta sayın Başbakan olmak üzere, bu yaklaşımı ortaya koyanlara sormak lazım; İşsizlik ve yoksulluk ile eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerindeki aksamaların dışında hangi tür problemler Güneydoğumuzda yaşanmaktadır da bunları “Kürt Sorunu” olarak nitelendiriyorsunuz? Ki, bunların dışında –Yıllardır bölücü unsurlar tarafından dillendirilen- kalanlar; ana dilde eğitim, Anayasanın değiştirilmesi, sözde kültürel haklar bahanesiyle yeni bir milli kimlik oluşturulması, özerklik tanınması… vs. talepleridir. İşte önünü arkasını düşünmeden ifade edilen kavramların hangi amaca hizmet ettiği ve ortaya çıkardığı sonuç budur. Kanlı terör örgütünün eylemlerini ve bunlara gerekçe olarak ortaya koyduklarını doğru teşhis edememenin sonucu, “Demokratik çizgide mücadele etmek” ve “teröre sabır göstermek” gibi bir ucube yaklaşımı ortaya çıkarmaktadır. Bundan dolayı sayın Başbakan Recep Erdoğan’ı “Meseleyi kavrayamamakla” itham ediyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gelenekleri, birikimi ve potansiyeliyle güçlü bir devlettir. Devletimiz tarih boyunca, tarihin en zor coğrafyalarında varolmuş, bir çok badireyi başarıyla atlatmış köklü bir yapıya sahiptir. Ancak son yirmi yıldır ve özellikle de son üç yıldır, irademizin bir avuç çapulcuya ve onların destekçilerine ihale edilmiş olmasını yüreğimiz yanarak izliyoruz. Dev gibi bir gücün, bir avuç hain güruhun karşısında aciz duruma düşürülmesini kabul edemiyoruz. Tabi ki, burada eksik olan iradedir. Gücü kullanacak milli iradeden yoksun olmamız onurumuzu rencide etmektedir. Bakın –kesinlikle tasvip etmiyorum ama- İsrail’in, iki askerinin kaçırılmasını bahane ederek bir aydır ortaya koydukları ortada. Resmen bir devlet terörüyle karşı karşıyayız. İsrail’in menfaatlerini her şeyin üstünde tutan Yahudiler, insanlık suçu işleyerek eylem ortaya koyuyorlar. Pek tabi ki, biz bu şekilde yapamayız, yapmamalıyız. Ancak, her gün canımızı acıtan, ülkemizi bölüp parçalamaya yönelik faaliyetler ortaya koyan terör örgütüyle mücadele için, “Bir yerlerden” icazet beklemenin onursuzluğunu da yaşamamalıyız. Büyük devlet ve şerefli bir ülke olmanın tartışılmaz gerekliliklerinin başında; milletimizin varlığına kast eden unsurlarla dünyanın her yerinde, her şekilde ve kimseden icazet beklemeden mücadele etmek gelmektedir.
Türk Milleti, tarih boyunca hep mazlumların hamisi ve zalimlerin korkulu rüyası olmuştur. Adaleti, medeniyeti ve insanlığa hizmetiyle Dünya tarihinde mümtaz bir yer edinmiştir. Bu vasfımız, bize atalarımızın bıraktığı en büyük mirastır. Varolduğumuz sürece de bu karakterimizle yaşayacağız.

Bu bağlamda, hükümetimizin Filistin ve Lübnan’da yaşanan gelişmeler karşısında sergilediği duyarlı davranışı takdirle karşılıyoruz. Ancak, saygıdeğer idarecilerimizin, bu meselede ortaya koydukları keskin, duyarlı ve şahin yaklaşımlarını; PKK ve destekçileri başta olmak üzere, her gün Irak’ta Türkmen soydaşlarımızı acımasızca ve planlı olarak katleden peşmerge çapulcularına karşı da göstermelerini bekliyoruz.

Yaklaşık on yıldır durma noktasına gelmiş olan bölücü terörün katliamları son birkaç yılda artış göstermiş, ihanet şebekeleri hiç olmadıkları kadar cüretkarca ortada gezinir olmuştur. Türk devletine, Türk Milletine, Türk Tarihine hakaret etmek neredeyse prim yapar hale gelmiştir. Sözde aydınlar, bir kısım yöneticiler ve bölücü ihanet şebekesinden oluşan koro oldukça uyumlu bir şekilde, hep bir ağızdan milli kimliğimizi ve varlığımızı örselemeye devam ediyorlar. Ve biz “Bu işlerin üzerine hep sabırla gitmeye” devam ediyoruz.

Dış politikamızda da aymazlık ve vurdumduymazlık aynı şekilde devam ediyor. Özellikle      –Hükümetin varolduğunu iddia ettiği ama kimsenin bilmediği-  Irak politikamız iflas etmiş durumda. Her ne kadar AKP Hükümetinin önde gelenleri “Türkiye bölgesinde belirleyici, etkin ve sözü dinlenen bir ülke konumunu yakalamış” olduğunu iddia etseler de; tüm dünya bölgedeki acziyetimize gülmektedir. Irak’ta çapulcu aşiret reisleri kadar bile ciddiye alınmadığımız gün gibi aşikardır. Kerkük, Musul, Telafer başta olmak üzere her gün onlarca soydaşımız soykırıma tabi tutulurken; Hükümetimizin, bırakın bu katliamı engelleyecek girişimlerde bulunmayı, Türkmenlerin durumunu gündemine bile almadığını, bölgedeki Türk varlığı için hiçbir düzeyde en ufak bir girişimde bulunmadığını hayret ve ibretle izliyoruz. Tüm işgalci güçler gibi Türkiye Cumhuriyet Hükümeti de Irak politikasını bölgedeki Kürt yapılanmasına endekslemiş görünüyor.

Uzun lafın kısası; Hükümetimiz, bölücü terörle mücadelede ve başta Kuzey Irak olmak üzere Ortadoğu politikasında yapması gerekenleri bile uluslar arası güçlerin onayına bırakmış durumda görünüyor. İktidarımızın sözkonusu konularda sağlıklı bir öngörüyle hazırlanmış bir program, plan ve stratejisinin varolmadığı görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, büyük bir devlettir. Köklü bir devlet geleneğine ve ciddi bir potansiyel güce sahiptir. Milli bir irade ve dirayetli bir yönetimle, yine büyük bir medeniyeti dünya mirasına katacak imkana sahiptir. Bu gerçeğe rağmen, içerisinde bulunduğumuz duruma vesile olanlardan, tarih minnetle(!) bahsedecektir.

Onurlu bir gelecek temennilerimle…