GENEL BAŞKAN GAZETE 5 SİTESİNE KONUŞTU

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, aykırı ses çıkaran her kesimin baskı altında olduğunu belirterek, "Bu gidişat tehlikeli. Dur demek gerek" dedi.

Gazete5'in bu haftaki röportaj konuğu Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk oldu.. Sendikacılığın ülkemizde geldiği durumu da özetleyen İsmail Koncuk'un röportajı şöyle: 

Türkiye’de memur sendikacılığı oldukça yeni sayılır. Başında bulunduğunuz kurum da öncülerinden biri. Geldiğiniz noktayı elde edilen haklar itibarı ile özetleyebilir misiniz?

Bilinmelidir ki, kamu görevlilerinin sorunları birkaç yıl içinde ortaya çıkmış bir durum değildir. Uzun yıllardan beri ihmallerin, kayırmacılığın ve karmaşanın kol gezdiği kamuda, sorunlar bir yumak haline gelmiştir. Yıllardan beri uygulanan çarpık politikalar sonucunda kamu görevlilerinin maaşları dahi hesap edilemez şekilde karmaşıklaşmış, çalışma şartlarını ve çalışma ilişkilerini düzenleyen hukuki mevzuat içinden çıkılamaz bir hal almıştır. Son yıllarda, kamuda ağırlık kazanan 657 sayılı kanunun 4-B maddesi gereğince çalışma, 4924 sayılı Kanun, 399 sayılı KHK kapsamında sözleşmeli ve kısmi zamanlı istihdam da hesaba katıldığında kamu çalışanlarının tamamının sorunlarının bir anda ve tek bir kanunda yapılacak düzenleme ile çözülmesi imkânı kalmamıştır.

Bu nedenle uzun yıllardan beri biriken ekonomik, sosyal ve hukuki sorunların çözümünü de belli bir plan çerçevesinde kabul edilebilir bir süreye yayarak gerçekleştirme gayreti içerisinde olduk. Bu planı hayata geçirmek için ise kanunların kamu görevlilerine sağladığı baskı unsurlarını ve ikna yollarını kullanmak zorundaydık. Bu konuda kanunların da kamu görevlilerine son derece sınırlı haklar verdiğini unutmamak gerekmektedir. Ülkemizde kamu görevlilerinin sendikal haklara kavuşması 2000’li yılların başında mümkün olmuştur. 2001 yılında kabul edilerek yürürlüğe giren 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu her ne kadar memurların örgütlenmesinin önündeki yasal engelleri kaldırmış olsa da sendikal hareket açısından son derece kısıtlayıcı maddeler içermektedir.

4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununa göre yapılan toplu görüşmelerin bu yıl sekizincisi gerçekleştirilmiştir. Bu denli kısıtlı imkânlarla yol almaya çalıştığımız kamu görevlileri sendikacılığında; anılan nedenlerden dolayı yapılan sekiz toplu görüşmede her ne kadar arzu edilen sonuç sağlanamasa da kamu görevlilerinin mali ve özlük hakları ile ilgili olarak kat edilen mesafe azımsanamayacak derecede önemlidir. 

Bununla birlikte 20 yıl boyunca verdiğimiz, kararlı mücadele sonunda memurlarımızın toplu sözleşme hakkı anayasal güvence altına alındı. 

İstediğimiz ölçüde özgürlükler sağlamasa da toplu sözleşme sistemini düzenleyen yasa tasarısı TBMM alt komisyonuna geldi. Sonuçta bunların hepsi memurlar adına bir kazanım.

Mücadelemizin temelinde, kamu görevlilerine toplu sözleşme ve grev hakkını birlikte tanıyan bir yasal düzenlemenin yapılması ve kamu görevlilerinin sorunlarının bu yolla çözülmesi olmakla birlikte,

2002 yılının Ekim ayında tüm kamu görevlilerinin maaşlarına aylık 100 TL (75 TL +25 TL) seyyanen zam yapılması,

2003 yılında %15’lik artışın yanında, geçmiş dönem kayıplarına mahsup olarak ödenen 160 TL’lik iyileştirme,

2004 yılında memur maaşlarına %12,3 oranında artış,

2005 yılında %11’lik maaş artışı,

2006’da düşük ücretli memurlar için %21, ortalama %18’lik zam,

2007 yılında sağlanan %10’luk artış,

2008 yılındaki %18’lik zam ve 

2009 yılında kamu görevlilerinin maaşlarına yapılan %8,7’lik artış

Bütün bunların yanında;

Sözleşmeli personelin kadroya geçirilmesi,

Ek ödemesi olmayan kurum ve kuruluşlarda çalışan 1 milyon 600 bin kamu görevlisine denge tazminatı ödenmesi ve eşit işe eşit ücret uygulaması yoluyla kurumlar arasındaki bu farkın kapatılmaya çalışılması,

Memurlara ilave 1 derece verilmesi,

Vekil imamların kadroya geçirilmesi,

Ambulans ve itfaiye araçlarına KASKO sigortası yapılması,

İcap nöbeti tutan personele nöbet ücreti ödenmesi,

4/B statüsünde çalışan personelin sendikal haklarının kazanılması,

4/B’li ve 4924 sayılı kanuna göre çalıştırılan personelin askerlik dönüşü işe başlama, becayiş ve eş durumundan dolayı tayin hakkının sağlanması

Türkiye Kamu-Sen’in toplu görüşmelerde elde ettiği kazanımların sadece bir kısmıdır.

2009 yılına kadar en çok üyeye sahip konfederasyon olarak oturduğu toplu görüşme masasına ağırlık ve ciddiyet kazandırmış; bu platformu sonuç alma mekanizması haline getirmeye çalışmıştır. Bu mücadelesinde arzu edilen ölçüde olmasa da başarıya ulaşmıştır ki; yukarıda yalnızca bir kısmı sıralanan kazanımlar bunun en önemli göstergesidir.

Türkiye Kamu-Sen’in bu süreçte verdiği mücadele, sendikacılık tarihinde unutulmayacak bir başarı öyküsüdür. 

Sendikal açıdan Türkiye ile AB ülkeleri arasında kıyaslama yapıldığında hangi noktadayız?

Avrupa, tam demokrasinin ve toplumsal barışın öncelikle gelir dağılımındaki adaletin sağlanması ve yoksulluğun azaltılmasıyla yakalanacağı gerçeğinden yola çıkarak, 18 Ekim 1961’de Avrupa Sosyal Şartı’nı oluşturmuştur. Daha sonra birlik ülkelerinin imzaladığı ve uymayı taahhüt ettiği anlaşmalar ve kurduğu kurumlarla Avrupa Birliği İstihdam ve Sosyal Politikası’nı belirlemiştir. Batının oluşturduğu bu politikalar ve kurumlar, batı demokrasisinin garanti altına alınmasını sağlamıştır.

Bugün tüm dünyada gelişmekte olan demokratik hareket ve Türkiye’nin Avrupa Birliği açılımı sonucunda kabul ettiği demokratik normlar, toplumun tüm kesimlerinde demokrasinin yerleşmesini ve örgütlenmesini öngörmektedir. Memur sendikacılığı da ülkemizde bu açılım sonucunda örgütlenme imkânlarını zorlamaktadır. ILO’nun 151 No.lu sözleşmesinin ve Avrupa Birliği normlarının kabulü ile birlikte ülkemizde memur sendikacılığı, demokrasinin gereği olarak tüm modern sendikacılık donanımıyla birlikte var olmak zorundadır. Ülkemizde toplumun büyük bir kesimini oluşturmasına rağmen memurlar, yıllardan beri yönetime katılma hakkı olmayan, gelirin paylaşımını belirleyemeyen ve sonuç olarak geri plana itilen (yok sayılan) bir kesim haline gelmiştir. Bu da ülkemizdeki demokrasinin, uygulama açısından sorunlar yaşadığını göstermektedir. 

Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Birliği İstihdam ve Sosyal Politikası ve ILO sözleşmeleri Türkiye’yi memur sendikacılığının gelişimi konusunda yükümlülük altına sokmaktadır. Avrupa Birliği Sosyal Politikası, sendikaları sosyal sorunların çözülmesi için en önemli sosyal ortak olarak görmektedir. Avrupa Sosyal Modeli sayesinde AB’de insanlar piyasa güçlerinin insafına bırakılmazlar. Bu insanlar, dünyadaki en güçlü sosyal güvence ağlarının birinden faydalanmaktadırlar. 

Avrupa Sosyal Şartı “tüm çalışanların adil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.” diyerek tüm çalışanların çalışma koşullarının düzenlenmesini şarta bağlamıştır. Gerek BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 23/3 maddesinde, gerekse Avrupa Sosyal Şartı’nda tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine yeterli bir yaşam düzeyi sağlamak için adil bir ücret alma hakkı vardır.” ibaresi tüm çalışanların ücretlerinin o ülkenin asgari geçim standartları uyarınca belirlenmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

 Buna göre toplu pazarlık, ABD, Avustralya, Belçika, İngiltere, Danimarka, Finlandiya, İtalya, İspanya, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde, kamu görevlilerinin çalışma koşullarının belirlenmesinde egemen bir yöntem olarak kullanılmaktadır. 

İngiltere’de memur sendikacılığının ve toplu pazarlığın kökeni 1914 yılına kadar gider. O tarihten günümüze uzanan süreçte İngiltere’de geliştirilmiş olan Whitley sisteminde, çalışma koşullarına ilişkin sorunlarda sendikaların ve kamu yetkililerinin temsilcilerinden oluşan ortak kurullara tüm düzeylerde, sınai nitelik taşımayan personelin hizmet koşullarını etkileyen tüm konularda karar yetkisi verilmiştir.

Avustralya ve Yeni Zelanda’da da toplu pazarlık ve hakem uzun yıllardan beri uygulanmaktadır. Avustralya’da toplu pazarlığın reddedilmesi, zorunlu hakeme götürülen bir uyuşmazlığa neden olabilmektedir. Çalışma koşulları, kamu görevlilerinin sendikalar aracılığıyla temsil edildiği danışma ve toplu pazarlıklar yoluyla belirlenir. Sendikalara, toplu pazarlık ya da bağımsız bir organın hakemliğine başvurma hakkı tanınmıştır. Bu ülkelerde, kamu hizmetinde toplu pazarlık hakkı, 1911 yılında kurulan hakem sistemi çerçevesinde kurumsallaştırılmıştır. 

Norveç’te 18 Temmuz 1958 tarihli kamu hizmetinde uyuşmazlıklara ilişkin yasa, memur örgütlerine toplu pazarlık hakkı tanımıştır. Devlet ile memur sendikaları arasında, taraflardan birinin isteği üzerine yapılması zorunlu olan toplu pazarlıklar, toplu anlaşmalar, bağıtlanmayla sonuçlanır.

İsveç’te toplu pazarlık hakkı ilk kez 1965 yılında çıkarılan devlet görevlileri ve yerel yönetimler görevlileri yasasıyla tanınmıştır. Toplu pazarlık uygulaması 1970’li yıllarda yaygınlaşmış ve bu genişleme, 1976’da birlikte karar verme yasasının kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu yasa taraflara toplu pazarlık yükümlülüğü getirmiştir.

Finlandiya’da 6 Kasım 1970 tarihli devlet kamu yönetimi toplu sözleşmelerine ilişkin yasa ile daha önce tek yanlı olarak devletin belirlediği memurların ücret ve çalışma koşullarına ilişkin konuların toplu sözleşmelerle bağıtlanması mümkün hale gelmiştir.

ABD’de 1962 tarihli bir kararname ile kamu görevlilerine federal düzeyde toplu pazarlık hakkı tanınmıştır. 1980’li yılların başından itibaren de 40 federe devlet, kendi görevlileri ile yerel görevliler için toplu pazarlık biçimini öngören yasalar çıkarmış ya da kararnameler kabul etmiştir.

Kanada’da, 1967’de çıkarılan kamu kesiminde çalışma ilişkileri yasasıyla, federal hükümet düzeyinde toplu pazarlık hakkı tanınmıştır. Eyaletler ise 1960 yılından beri toplu pazarlık alanında kamu görevlilerine haklar sağlamıştır. 

Belçika’da ise 1960’lı yılların başlarında, yalnızca “danışma”ya yer veren bir yasal çerçeve içinde fiili bir toplu pazarlık rejimi başlamış ve yerleşmiştir. Görev üstlenen ileri görüşlü hükümetin olumlu yaklaşımıyla, göreli ekonomik büyümenin gerçekleştiği 1960-1973 yılları arasındaki dönemde, en geleneksel kamu yönetiminden başlayan ve sendikal danışma yöntemini sona erdirmeyen toplu pazarlığa dayalı yeni bir rejim uygulanmıştır. Sosyal programlama denilen anlaşmalar 1968 yılında, taraflarca imzalanan toplu sözleşme biçimini almıştır. 1974 yılında çıkarılan ve kamu yetkilileri ile kamu görevlisi sendikaları arasındaki ilişkileri düzenleyen yasa, on yılı aşan, sosyal programlamaya bağlı toplu pazarlık uygulamasına hukuksal bir temel kazandırmıştır. 

Dünyada memurların çalışma şartlarının ve ücretlerinin toplu pazarlık esasına göre belirlendiği daha pek çok ülke bulunmaktadır.

Ne yazık ki Türkiye memurların örgütlenmeleri açısından değilse bile örgüt kültürü ve karar alma sürecine katılma bakımından sınıfta kalmaktadır. Özellikle siyasetin ve bürokrasinin sendikacılığı içine sindirmekte zorlandığını, bizleri kararlarına ortak etmekten kaçındıklarını görüyoruz. Bunların birer tezahürü olarak da kapalı kapılar ardında hazırlanan yasal düzenlemeler, bizlerden kaçırılan uygulamalar ve toplu görüşmelerde karar altına alındığı halde uygulanmayı bekleyen konular karşımıza çıkıyor.

Bu durum aslında demokrasiyi ne derece içselleştirdiği ve gerçek anlamda uygulamaya hazır olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. 

Bu da bizlerin demokrasi ve sivil toplum olgusunu tam olarak hayata geçirmek için Avrupa’ya göre kat edecek daha çok yolumuz olduğu gerçeğini bizlere gösteriyor.

Sendikal rekabet ne anlam ifade ediyor? 

Türkiye Kamu-Sen için sendikal rekabet, kamu görevlilerine hizmet yarışıdır. Biz, eğer bir rakibimiz olacaksa eylemde, sendikacılıkta; kamu çalışanlarının hak ve menfaatlerinin korunup geliştirilmesinde karşımıza çıksın istiyoruz. 

Biz Türkiye Kamu-Sen olarak üretiyoruz. Hem fikir üretiyoruz, hem de sorunlara çözüm üretiyoruz. Rekabet olarak anladığımız da budur. Bu platformda yapılacak her türlü rekabete varız ve mutluluk duyarız. Ancak rekabetten kasıt dedikodu üretmek, yalanlarla, iftiralarla gündem değiştirmeye çalışmak ise biz bu rekabete hiç girmemeyi tercih ediyoruz.

Sendikaların iktidarla işbirliği yapması normal midir? İşbirliği yapılacaksa sınır ne olmalıdır?  

İşbirliği derken de durumu doğru teşhis etmek gerekir. İktidarlar icraat makamlarıdır; sendikalar ise talep makamıdır. Elbette sendikalar iktidarla bir araya gelecek ve nasıl daha iyiye daha güzele ulaşırız diye görüş alışverişinde bulunacak; ortak çalışmalar yapacak.

ILO sendika- siyaset ilişkisini düzenleyen standartları ortaya koymuş. Bizler sendika olarak iktidarları, ne her yaptığına karşı duracak şekilde karşımıza almak ne de her yaptıklarını onaylayarak onların yanlarında bir yer edinmek için kullanamayız. Her iki davranış da bizleri marjinalleşmeye ve hedeften sapmaya götürür. Ne yaparsak yapalım bizler için kriter, kamu görevlilerinin hak ve menfaatleri olmak zorundadır. 

Her yapılana evet dediğinizde sarı sendika olursunuz; iyi kötü her yapılana karşı çıktığınızda ise güvenilirliğinizi kaybeder, anarşizme doğru kayarsınız. Bu nedenle dengeyi iyi kurmak gerekmektedir.

Bununla birlikte iktidara yakın durarak, daha fazla üye kaydetmek, iktidar gücünü kullanarak rakip sendikaların üyelerini sindirmek gibi bir kısım menfaat sağlayıcı ilişkiler, kısa vadede bir sonuç getirse de orta ve uzun vadede sizleri ancak ve ancak sarı sendikalar sayfasına yazdırmaya yarar. Kaybeden siz olursunuz. Bu nedenle sendikaların siyasetle ilişkilerinde bu ince çizgiyi mutlak surette korumaları, doğru uygulamaları daha da geliştirmek, yanlış uygulamalara karşı tedbir almak gereğini unutmamaları gerekmektedir.

Sendikaların iktidarlar tarafından desteklenmesi doğal mı?

Az önce de belirttiğim gibi sendikalar talep mekanizması; iktidarlar da icra mekanizmasıdır. Bu nedenle sendikalar sürekli iktidardan daha iyiyi daha güzeli talep etmekle mükelleftir. İktidarlar ise eldeki imkânlar ölçüsünde bu talepleri optimum seviyede karşıladıklarını iddia ederler. Bu çekişme sendikanın elindeki kamuoyu baskısını ve kanuni haklarını kullanarak iktidarı belli bir noktaya getirebilmek için mücadelesini ortaya koymaktadır. Dolayısı ile bir sendika ile iktidarın tam uyum sağlaması normal şartlarda mümkün değildir. Normal şartlar altında hiçbir iktidar, karşısında sürekli taleplerle gelen bir sendika istemez. Bu durumda eğer bir sendika bir iktidar tarafından destek görüyorsa; burada işin doğasına aykırı bir şeyler oluyor demektir. Yani mutlak surette aralarında karşılıklı bir menfaat ilişkisi vardır.

Yönetim baskısıyla memur veya işçilerin sendika değiştirmesini nasıl karşılıyorsunuz? 

Böyle bir şeyi kabul etmemiz mümkün değildir. İdarenin bir çalışanına sendikal baskı yapması kanunlarla da demokrasiyle de insan haklarıyla da bağdaşmayacak bir tutumdur. Ancak ne yazık ki son dönemde bu tür uygulamalara sıklıkla rastlıyoruz. Aslında ülkemizde son yıllarda yalnızca sendikal alanda değil her alanda bir baskı söz konusudur. Biz biliyoruz ki benzer baskılar basın medya patronlarına da yapılıyor. İş adamlarımız da türlü baskılara maruz kalıyorlar. Hatta yargı üyeleri arasında dahi ayrımcılık yapıldığını duyuyoruz. Başbakan bizzat kendisi “bi taraf olan bertaraf olur” diye ifade etmiştir. Dolayısı ile Türkiye’de böyle bir baskı ortamının oluştuğunu üzülerek görmekteyiz. Ancak bu tarz yaklaşımlar bizleri ileriye değil aksine geriye götürür. Bir taraftan “ileri demokrasi uygulamaları getiriyoruz” diyeceksiniz; ardından “benim gibi düşünmeyene yaşama hakkı tanınmam” tarzında bir yaklaşım içerisine gireceksiniz. Bu, son derece tehlikeli bir gidiştir. Mutlak surette buna “dur” demek gerekmektedir. Ne yazık ki, bu tür baskılarla üyelerin sendika değiştirdiğini ispat etmek ve yargıya taşımak da son derece güç oluyor. Ama biz gerçek anlamda sendikacılık yaptığımız sürece bu baskılar bir yere kadar etkili oluyor. Kamu görevlilerimizin herkesin gerçek yüzünü gördüğünde tercihini mutlaka çalışanın ve samimi olanın yanında olarak belli ediyor. Bütün baskılara rağmen, üyelerimizin istifa ettirilmesine rağmen 10 yıldır sürekli üye sayımızı artırıyoruz. Demek ki doğru işler yapıyoruz. Demek ki kamu görevlilerinin hak ve menfaatlerinin yegâne savunucusu Türkiye Kamu-Sen’dir. İşte bu nedenle de baskılar bir kısım çalışanlarımızı yıldırıp korkutsa da Türkiye Kamu-Sen dimdik ayakta, her geçen gün büyüyerek yoluna devam ediyor.

Yayınladığınız geçim endeksi rakamlarında 4 kişilik bir ailenin açlık-yoksulluk sınırı ile aldığı ücret karşılaştırıldığında fark çok büyük. Ortada bir çelişki mi var. Yoksa çalışanlar gerçekten aç mı?  

 Avrupa Sosyal Şartı “çalışanların kendileri ve ailelerinin insanca yaşamasına yetecek düzeyde ücret alma hakkı vardır” diyor. Dolayısı ile bizim yaptığımız açlık-yoksulluk sınırı çalışmalar, kamu görevlilerinin ve ailelerinin insana yaraşır bir biçimde yaşamasına yetecek derecedeki seviyeyi göstermektedir. 

Biz, kamu görevlileri sendikası olarak üyelerimizin hayat şartlarının geliştirilmesi için mücadele etmekteyiz. Üyelerimizin tabi oldukları kanunlar, erkekler için her gün tıraş olmayı, temiz ve güzel giyinmeyi, işe vaktinde gelip gitmeyi, hiç kimseden borç almamayı ve toplum içinde saygın bir hayat sürmeyi şart koşmaktadır. Kanunlarımız kamu görevlileri için bu şartları öne sürerken, 1500-1750 Lira arası maaş alıp, çocuk okutmak; kirada oturup, aidat, yakıt, temizlik, gıda, giyim, yol parası gibi zorunlu masrafları karşılayarak insana yaraşır bir hayat sürmek sanırım mümkün değildir. İşte bu noktada yaptığımız araştırmada çalışanların, maaşları yetersiz kaldığında zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için öncelikli olarak gıda harcamalarından kesmek zorunda kaldığını ortaya koyuyor. 

Kişilerin günlük kalori ihtiyacı ve bu kalorileri hangi gıdalardan aldıkları bellidir. Buna göre bir yetişkin, günlük en az 2800-3000 kalori alacak ki bu kişi sağlıklı bir şekilde beslenebilsin. Aslında gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen kalori ihtiyacı 3500 kaloridir. Ama biz yine de gelişmekte olan, nispeten geri kalmış ülkelerin standartlarını kabul ediyoruz ki en düşük rakamı tespit edebilelim. Eğer kişiler günlük 2800 kalorinin altında enerji alırlarsa, ileride bu durum sağlık sorunlarına yol açıyor. Dolayısı ile Türkiye Kamu-Sen olarak tespit ettiğimiz rakamlar, olması gerekeni yansıtıyor ve kesinlikle de abartılı rakamlar değil. Bizler çalışanlar üzerinden bu hesaplamaları yaptığımız için, zorunlu giderleri mutlak surette hesaba katmak durumundayız. Yani dağ başında, toplumun dışında yaşayan, hiçbir kira, ısınma, yol parası, giyim, temizlik gibi gideri olmayan bir canlının standartlarını hesaplamıyoruz. Bizim yaptığımız hesaplama, kamu kurumunda çalışan bir kişi ve onun ailesinin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun öngördüğü şekilde yaşayabilmesi için gerekli olan kriteri ortaya koyuyor. Dolayısı ile bu rakamlarda hiçbir abartı yok. Bizim hesabımıza göre Devlet, memurlardan 3 bin 224 Liralık bir standartta yaşamasını şart koşuyor. 4 kişilik bir ailenin insanca yaşaması için gerekli tutardır bu rakam. Ama 1600 TL maaş veriyor ve “bu parayla benim emrettiğim standartta yaşayacaksın” diyor. Asıl tezat ve abartı sanırım burada.  

Size göre yoksulluğun temelinde ne yatıyor?  

Kanınca yoksulluğun temelinde yatan sorun işsizlik ve düşük ücretlerdir. Sanayi devriminden sonra ortaya çıkan işçiler, emeğinden başka para kazanacak hiçbir yolu olmayan ve emeğini pazarlayarak geçimini sağlayan kişiler olarak kabul edilirler. Dolayısı ile modern dünyada insanların büyük çoğunluğunun yegâne gelir kaynağı işleridir. Kişilerin başkaca bir geliri olmadığına göre yoksulluğu ortadan kaldıracak olan ilk olgu da önce çalışılacak bir iştir. Ancak son yıllarda çalıştığı halde yoksul olan kesimler ortaya çıkmıştır. Bizim kanunumuza göre de bir ailede kişi başına düşen gelir toplamı asgari ücretin üçte birinden az olanlar yoksul olarak kabul ediliyor. Dolayısı ile kanunen dahi asgari ücretle geçinen 4 kişilik bir aile aç sayılmaktadır. Bu durumda da ücretli bir işi olan ve ancak ücreti ile geçini sağlamakta zorlanan bir kesim daha ortaya çıkmış oluyor. Bizim ülkemizdeki yoksulluğun en temel sebeplerinden bir tanesi de düşük ücretler olarak ortaya çıkıyor. 

SGK’nun verilerine baktığımızda ülkemizde ücretli çalışanların yarısından fazlası asgari ücretli, dolayısıyla yoksulluk bugün ülkemizin kanayan bir yarası haline geldiyse bunun temel sebeplerinden işsizlerimizden daha fazla sayıda çalışan yoksulumuzun bulunmasındandır.

Kamu çalışanlarının sözleşmeli olması mümkün mü? Türkiye Kamu-sen olarak sizin görüşünüz ne?

Kamu çalışanlarının haklarını geriletecek, iş güvencesini ortadan kaldıracak birçok kanun tasarısının gündemi meşgul ettiği bir dönemi yaşamaktayız. Bir çalışan için kazanılmış en büyük haklardan biri, iş güvencesidir. İktidar geldiği günden beri, memurluk güvencesini ortadan kaldırarak, güvensiz ve güvencesiz bir çalışma hayatı oluşturmak için altyapı hazırlamakta, türlü söylemlerle kazanılmış haklarını yok edecek uygulamalarla, memurlarımızı adeta bir ateş çemberinin içine atmak istemektedir. Türkiye Kamu-Sen, Türk memurunu çepeçevre sarmakta olan bu ateş çemberini parçalamak için çok mücadele vermiştir.   

Ne yazık ki milletimiz, geleceğini etkileyecek olan önemli konularda sürekli yanlış bilgilendirilmekte ve yönlendirilmektedir. Ülkemizin temeline dinamit koymak isteyenler, önce yapay sorunlarla gündemi meşgul emekte, ardından da bu sorunun kaynağı olarak ilgisiz yerleri hedef göstermektedirler. Nitekim geçmişte de kamu yönetimi ve kamu personeli reformu adı altında yürütülen ve Türkiye Kamu-Sen’in mücadelesi sonucunda rafa kaldırılan çalışmalarında bunların örneklerini gördük. 

Son günlerde bütün basın yayın organlarında gerekli yasal düzenlemelerin yapılacağı, kamu personel sisteminin tamamen değiştirilerek, tek tip istihdam modeline geçileceği haberleri yer almaktadır. Bilinmelidir ki, cilalanmış paketler eşliğinde sunulan bu istihdam biçimi, her türlü güvenceden mahrum, tayin hakkı olmayan, aile bütünlüğünün korunmadığı, türlü istismarlara açık, sendikasız, güvensiz ve güvencesiz bir modeldir. Bu yolla memurların Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri elde ettikleri en büyük kazanım olan iş güvenceleri gasp edilmek üzeredir. Bu nedenle tüm memurlarımızı karşı karşıya oldukları bu tehlike konusunda uyarıyor; yapılan yanlış yönlendirmelere kanmamaları ve güvencelerine sahip çıkmaları için harekete geçmeye davet ediyoruz. 

Sorunları çözmenin yolu, sorunların temelinde yatan nedenlerin doğru tespit edilmesinden geçmektedir. Ama eğer niyetiniz kötüyse; o zaman personel reformu dersiniz, milyonlarca kamu çalışanını sözleşmeli statüye geçirip, iş güvencesini yok etmek istersiniz. Kamu yönetimi reformu dersiniz, üniter devleti bitirmek istersiniz. Üstelik bunları yaparken de kamuoyunu yanıltır, gerçekleri gizlersiniz. Bu tasarıları kapalı kapılar ardında hazırlar, kimselere göstermezsiniz. Hazırladığınız kanun taslaklarını, hamaset dolu sözlerle piyasaya pazarlamaya çalışırsınız ama gerçek içeriğinden de kimseye bahsetmezsiniz. Sonra da çıkar, bu düzenlemeleri milletin ve vatanın iyiliği için yaptığınızı iddia edersiniz. Ama kimse size inanmaz. Zaten Türkiye Kamu-Sen de bu niyetlerinizi bildiği için buna asla müsaade etmez. Türk memurunun güvencelerini yok etmek isteyenler, 2 milyon 600 bin kamu çalışanının çelikleşmiş iradelerini karşılarında bulur. Böyle bir girişim durumunda, Türkiye’yi eylem alanına çevireceğimizden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu nedenle Türk memurunun en büyük kazanımını gasp etmeye çalışanlar, akıllarını başlarına almalı ve daha aklıselim hareket etmelidirler.

Ülkenin temel sorunlarını önceliklerine göre nasıl sıralarsınız? Bu sorunların çözümüne ilişkin sizin önerileriniz nelerdir?

Bize göre Türkiye’nin en önemli sorunu terör, işsizlik ve ekonomidir. Bu sorunları çözmesi gereken de öncelikli olarak hükümettir. Bizler bu konuda ancak tavsiyelerde bulunabiliriz. Türkiye Kamu-Sen olarak yıllardır zaten bu konularda hükümete elimizden geldiği kadar yol gösterici olmaya çalışıyoruz. Tabanın sesini duyurmak açısından sivil toplum örgütlerinin son derece önemli roller üstlendiğinin de farkındayız. Ancak ülkeyi idare edenlerin de bu önemin farkına vararak, sivil toplumun sesine kulak verme zorunluluğu bulunuyor.

Terör konusunda bizim görüşümüz bellidir. Yıllardan beri ülkemizde, on binlerce vatandaşımızın canına, kanına mal olan bir terör sorunu vardır. Hepimiz terörün bitmesini, akan kanın durmasını, bu topraklarda yaşayan herkesin dostça, kardeşçe, mutlu, huzurlu bir yaşam sürmesini arzu etmekteyiz. Sorunlara doğru teşhis konulduğunda çözüm de bulunmuş olur. Eksik ve yanlış teşhis, sorunları çözmekten çok, daha büyük sorunların doğmasına neden olabilecektir. Israrla vurguluyoruz ki; ülkemizde yaşanan sorunun ekonomik, siyasi, hukuki ve sosyal boyutları vardır. Bu nedenle sorunu tüm yönleriyle, bütüncül bir şekilde ele almak zorundayız. Bölge insanımızın sorunu açlıktır, işsizliktir, eğitimsizliktir, doktorsuzluktur. Bu nedenle bölge halkının gerçek sorunlarına yönelmek zorunluluğu vardır. Bölge halkının sorunlarını çözmeye yönelik bir uygulama olmadığı sürece, hiçbir girişimin barışa, kardeşliğe, insanca yaşamaya hizmet edeceği kanaatinde değiliz.

Bölgenin feodal yapısı ve ekonomik sorunları ile ilgili açılımlar gerçekleştirilmediği sürece, mevcut durum ve gerçekleştirilmek istenen açılımın; terör örgütü ve ülkemizin bölünmesi için var gücü ile çalışan kötü niyetlilerin malzemesi olacağı endişesini taşıyoruz. 

Ekonomik olarak ise gerek yaptığımız araştırmalarla gerekse yayınladığımız raporlarla neler yapılması gerektiğini sürekli kamuoyu ve hükümetle paylaşıyoruz. Ancak kısaca özetlemek gerekirse dünyanın içinde bulunduğu ekonomik durum, bizlere yeni ekonomikler yaklaşımlar bulmayı zorunlu kılmaktadır. Bugüne kadar hep daha fazla kâr daha az maliyet ilkesiyle hareket eden anlayış nedeniyle dünya ekonomisi çökme noktasına gelmiştir. Gerek işsizliğin önlenmesi gerekse ekonomik çöküşün durdurulması için artık bu anlayıştan vazgeçmek zorundayız. Daha fazla sosyal, yüzünü vatandaşlarına dönen, kâr ve fayda algısının değiştiği, bireysellikten toplumsallığa doğru bir ekonomik anlayış benimsemek zorundayız. Bu noktada piyasaların talep yönüne ağırlık vermek, talebi canlandıracak önemleler almak ve ücretleri artırmak başlangıç noktası olarak kabul edilebilir.

Teşekkür ederiz…

HABER İÇİN TIKLAYINIZ