GENEL BAŞKAN 2012-2013 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILININ İLK YARI YILINI DEĞERLENDİRDİ

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk’un 2012-2013 eğitim-öğretim yılının ilk yarıyılının sona ermesi dolayısıyla yaptığı basın açıklamasıdır.

2012-2013 eğitim-öğretim yılının ilk yarıyılı sona eriyor. Bu eğitim-öğretim yılına 4+4+4 eğitim sistemi damgasını vurdu. Yeni sistem; yangından mal kaçırırcasına, tarafların öngörüleri ve kaygıları dikkate alınmadan, ortak mutabakata varılmadan hazırlanarak, uygulanmaya başlandı.

ALAN DEĞİŞTİREN ÖĞRETMENLERİMİZDEN İSTEYENLERE ÇALIŞTIĞI YERDE GERİ DÖNÜŞ HAKKI VERİLMELİDİR

Bu yıl en fazla acıyı sınıf öğretmenleri yaşadı. Hatırlanacağı üzere, sendikamız bu sistemle birlikte sınıf öğretmenlerinin norm kadro fazlası olacağını söylemiş, Milli Eğitim Bakanlığı ise ısrarla bir tane bile sınıf öğretmeninin norm fazlası olmayacağını ileri sürmüştü. Bugün gelinen noktada, sendikamızın uyarılarında ne kadar haklı olduğu görüldü.

Sınıf öğretmenleri yeni sistem dolayısıyla norm kadro fazlası olmalarına isyan ederken, Bakanlık hem mağduriyetleri gidermek ve norm kadro fazlası öğretmenleri eritmek, hem de özür grubu tayini gerçekleşmeyen öğretmenlere sözüm ona kolaylık sağlamak için alan değişikliği hakkı getirdi.

Ancak bu kez öğretmenler değiştirdikleri alanda mutlu, verimli ve başarılı olamadı. Kolay değil, tecrübe sahibi olduğu branşları bırakmak zorunda kalan öğretmenler, hâkim olmadıkları branşlarda öğrencilerine ders vermeye çabalamaktadır. Elbette bu durum, ne öğretmenleri, ne öğrencileri, ne de velileri memnun etmiştir. Yeni sistemle birlikte tüm branşlarda norm kadro fazlası olan öğretmenlerin sayısı 70 bin civarındadır. Norm kadro fazlası olduğu için alan değiştiren sınıf öğretmenlerinin sayısı ise tam 23 bin 559’dur.

Bunun üzerine Bakanlık, 2012 yılı yer değiştirme döneminde iller arası yer değiştirme yoluyla alan değiştiren öğretmenlerimize, eski iline dönmek şartıyla, eski alanına dönme hakkı (!) tanıdı. Yani Bakanlık, alan değişikliği iptalini sadece özür grubu mağdurlarına vermiş oldu, il içi alan yer değiştirme yoluyla alan değiştirenleri kapsam dışı bıraktı.

MEB, özür grubu mağdurlarına sözüm ona imkan (!) tanıdı, ama aslında Bakanlık, özür grubu mağduru öğretmenlere, ‘Ailene kavuşman için sana alan değişikliği hakkı tanımıştım. Şu an görev yaptığın alanda mutlu değilsen, yine ailenden ayrılarak, eski alanına dönebilirsin’ dedi. Bakanlık, özür grubu mağduru öğretmenlere bu imkânı (!) biraz da mecburiyetten verdi. Öğretmenlerin alan değiştirdikleri branşlarda başarılı olmadığını, bunu da eğitim-öğretimin kalitesini düşürdüğünü anlayan Bakanlık, özür grubu mağdurlarının tepkilerini en aza indirgemek için bu yolu denedi.

Öğretmenlerimize bu kez eski alanı ile ailesi arasında tercihe zorlayan Bakanlık anlaşılan onlarla çok fena alay etmektedir. Öğretmenlere tanınan sözde ‘hak’ kabul edilebilir değildir, mantık sınırları içinde hiç değildir. Bu gelişmenin üzerine sendikamız, Bakanlığa yazı yazarak, alan değiştiren öğretmenlerimizden isteyenlere çalıştığı yerde geri dönüş hakkı verilmesini istedi. Ancak Bakanlık, henüz bu talebimize olumlu cevap vermedi.

Şu anda öğretmenler çaresiz bir şekilde Milli Eğitim Bakanlığı’nın akıl ve izanla bağdaşır bir adım atması için beklemektedir.Türk Eğitim-Sen olarak talebimiz, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in Bakanlığı ben bilirimci anlayışıyla yönetmeyi bırakarak, alan değiştirmek zorunda kalan öğretmenlerimizin mağduriyetlerine son vermesidir. ALAN DEĞİŞTİRMEK ZORUNDA KALAN ÖĞRETMENLERİMİZDEN İSTEYENLERE ŞUBAT AYINDA ESAS BRANŞLARINA DÖNÜŞ HAKKI TANINMALIDIR.

Öte yandan alan değişikliğinin ardından bu kez diğer branşlarda yığılma olmuştur. Özellikle Teknoloji ve Tasarım Öğretmenliği yığılma olan branşların başında gelmektedir. Dolayısıyla bu durum öğretmen atamalarını da olumsuz yönde etkileyecektir. Gelecek yıllarda birçok teknoloji tasarım öğretmeni norm kadro fazlası olacaktır. Peki Bakanlık bu soruna nasıl bir çözüm düşünmüştür?

İddiaya giriyoruz ki, Bakanlığın bu konuda da bir yol haritası yoktur. Plansızlığın diğer adı haline gelen Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı hataların faturasını eğitimcilere ödetmektedir.


BAŞBAKAN, ÖZÜR GRUBU TAYİNLERİ İLE İLGİLİ ‘ŞUBAT’TA ATAMA’ SÖZÜNÜ TUTMALIDIR

Öğretmenler, Bakanlığın özür grubu tayinlerini yılda bir kereye indirmesiyle birlikte büyük mağduriyet yaşamıştır. Aileleri parçalanan, eşiyle arası bozulan, çocuklarından ayrı kalan, sağlık sorunları yaşadığı halde ailesinin bulunduğu ile gidemeyen ya da ailesinden biri sağlık sorunları yaşamasına rağmen onun yanında olamayan, yüksek lisans yapma hakkının önüne engeller konulan öğretmenlerimiz şu anda sıfır motivasyonla görev yapmaktadır.

Öğretmenlerin başına bu belayı saran Milli Eğitim Bakanlığı, mutsuz, huzursuz öğretmenlerle nasıl verim elde edecektir? Özür grubu tayini isteyen öğretmenlere alan değişikliği hakkı tanıyarak, bu sorunu çözeceğini zanneden ama öğretmenleri daha büyük sorunlar sarmalına bulayan, öğretmenleri ikilemde bırakan, eşi ve işi arasında seçim yapmaya zorlayan Bakanlık, yaptığı hatadan ne zaman dönecektir? Bir öğretmenin çocuğunun büyüdüğünü görememesi, Bakan için kırılma noktası değil midir?

Başbakan’ın ‘Aile değerlerimiz milli bekamızın en önemli teminatıdır’ şeklinde billboardlarda ilanı vardır. Sık sık ailenin kutsallığından dem vuran, vatandaşlarımızdan üç çocuk yapmalarını isteyen, aile değerleri için billboardlara ilan veren Başbakan son yaptığı açıklamada Şubat’ta eş durumundan tayin talebi için “Yeniden atama yapılacak, hazırlıklar yapılıyor” demiştir. Başbakan’ın bu açıklamasının hemen ardından Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, bir kez daha özür grubu tayinlerinin Ağustos ayında yapılacağını söylemiştir. Peki bu durumda öğretmenler kime inanacaktır? Bakan Dinçer’in sık sık Başbakan ile çelişkili açıklamalar yaptığı, ancak her defasında Başbakan’ın söylemlerinin gerçekleştiği düşünüldüğünde, Şubat’ta özür grubu ataması yapılmasına yönelik umudumuzu koruyoruz.

Başbakan’ın bu sözünü yerine getirmesini bekliyoruz. Şayet bu söz yerine getirilmezse, ya da eksik yerine getirilirse, bunu siyasi erke her fırsatta hatırlatırız. Unutulmamalıdır ki; sözünde durmayan devlet adamları saygıyla yad edilmez. Ayrıca, Şubat ayında sadece eş özrü mağdurlarının değil, sağlık ve öğrenim özrü mağdurlarının da tayin talebi gerçekleştirilmelidir. Her sene öğretmenlerimizin bu strese girmemesi için de Bakanlık, özür grubu tayinlerini eskiden olduğu gibi yılda iki kez yapmalıdır. Başbakan, Bakan Dinçer’e bu konuda talimat vermelidir.

Türk Eğitim-Sen olarak; allı, pullu, cicili, bicili laflar değil, ailelerin birleştirilmesini, sağlık sorunları yaşayan öğretmenlerin çilesinin bitmesini, öğrenimin önüne konulan engellerin kaldırılmasını istiyoruz. ŞUBAT AYINDA MUTLAKA ÖZÜR GRUBU TAYİNLERİ YAPILMALI VE ÖĞRETMENLERE YAŞATILAN ÖZÜR GRUBU TAYİNİ İSKENCESİNE ARTIK SONSUZA DEK SON VERİLMELİDİR.

ŞUBAT AYINDA 30 BİN, AĞUSTOS AYINDA 70 BİN OLMAK ÜZERE 2013 YILINDA 100 BİN ÖĞRETMEN ATAMASI YAPILMASINI İSTİYORUZ

Ataması yapılmayan öğretmenler hemen her gün meydanlarda atanma taleplerini dillendirmektedir. Sendikamız da atama bekleyen öğretmenlerin mücadelesine destek vermekte, onlar için sayısız eyleme imza atmaktadır. Hatırlanacağı üzere Türk Eğitim-Sen, son olarak, Şubat ayında 30 bin öğretmen ataması yapılması için 29 Aralık 2012’de Ankara’da büyük bir yürüyüş ve miting yapmıştı. 

Ancak, aradan geçen sürede Bakanlık, ataması yapılmayan öğretmenlerin haykırışlarını, yakarışlarını duymadı ve Şubat ayında öğretmen ataması yapılmayacağını açıkladı.

Oysa 350 bin gencimiz atama beklemektedir. Öğretmen ihtiyacı Bakanlığın verdiği rakamlara göre 127 bin 212’dir. OECD ülkeleri ile kıyaslandığında ise öğretmen açığı ülkemizde çok daha fazladır. OECD Bir Bakışta Eğitim 2012 Raporunu incelediğimizde; öğretmen başına düşen öğrenci sayısında OECD ülkeleri ortalaması ilköğretimde 15.9, ortaöğretimde 13.8’dir. Buna göre; OECD ülkelerinin ortalaması baz alındığında, ülkemizde öğretmen açığı, ilköğretimde 136 bin 438, ortaöğretimde 40 bin 709 olmak üzere toplam 177 bin 147’dir. Ülkemizde öğretmen açığı, OECD ülkelerini ayrı ayrı baz aldığımızda daha da yüksektir.

Ülkemizde öğretmen açığı İtalya baz alındığında ilköğretimde 401 bin 971, ortaöğretimde 82 bin 187; Finlandiya baz alındığında ilköğretimde 224 bin 963, ortaöğretimde 42 bin 727; Avusturya baz alındığında ilköğretimde 334 bin 263; ortaöğretimde 161 bin 687’dir.

ÜCRETLİ ÖĞRETMEN SAYISI 69 İLDE 57 BİN 400’DÜR

Öğretmen açığı, ücretli öğretmenler eliyle kapatılmaya çalışılmaktadır. Bu konuda kamuoyu yanlış bilgilendirilmektedir. Bakan Dinçer, ücretli öğretmen sayısını 12 bin 37 olarak açıklamıştır. Oysa sendikamızın ücretli öğretmen araştırması bu rakamın yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.

Sendikamızın İl Valiliklerinden elde ettiği rakamlara göre, 69 ilde ücretli öğretmen sayısı 57 bin 400’dür. Ücretli öğretmenlerin 22 bin 730’u eğitim fakültesi mezunu, 23 bin 886’sı lisans mezunu, 10 bin 757’si ise ön lisans mezunudur. En fazla ücretli öğretmen 13 bin 411 ile İstanbul’dadır. İstanbul’u 3 bin 185 ile Ankara, 2 bin 873 ile Şanlıurfa, 2 bin 319 ile Bursa, 2 bin 78 ile Konya gelmektedir. İki yıllık meslek yüksekokulu mezunlarının bile öğretmen olduğu, hatta zihinsel engelliler öğretmenliği yaptığı ülkemizde durumun vahameti yürek burkmaktadır. 69 ilde zihinsel engelliler öğretmeni olarak görev yapan tam 964 ücretli öğretmen bulunmaktadır. Ön lisans mezunu branş öğretmenlerinin sayısı ise 4 bin 251’dİr. Bakan Dinçer’in bu tablodan haberdar olmaması mümkün müdür? Bakan Dinçer, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değil de, başka bir ülkenin Bakanlığını mı yapmaktadır? Ömer Dinçer, Türk milli eğitimine bu kadar mı yabancılaşmıştır?

Bakanlığın Şubat ayında öğretmen ataması yapmaması, bu konuda dayatmacı ve ısrarcı davranması anlaşılır gibi değildir. Yoksa Milli Eğitim Bakanı, Maliye Bakanından çekindiği için mi kadro isteyememektedir? Bakan Dinçer, neden ‘kadro istiyorum’ diye masaya yumruğunu vuramamakta, ağırlığını koyamamaktadır? Öğretmenlerin kadro meselesi sadece Maliye Bakanlığı’nın tekelinde midir? Biz, ihtiyaç yoksa yine de ‘atama yapın’ demiyoruz. Ülkemizin öğretmen ihtiyacı olduğunu biliyoruz ve bu nedenle ‘ihtiyaca göre atama yapın’ diyoruz.

Öte yandan Başbakan’ın, atama bekleyen öğretmenlerin sorununa duyarsız yaklaşması ve bu sorunu çözmek yerine, polemik yaratan bir üslup tercih etmesi çok acıdır. Başbakanın, bir öğretmenin “Şubat’ta atama olmazsa, size oy vermeyeceğiz” sözlerine karşılık “Al oyunu kendine sakla” şeklinde cevap vermesi manidardır. Kamuoyunda ikinci ‘Ananı da al git’ vakası olan bu diyalog atama bekleyen öğretmenleri çok üzmüştür. Başbakan, bu ülkede yaşayan herkese saygı göstermek zorundadır ve tüm vatandaşlarımıza eşit mesafede yaklaşmalıdır. Başbakan “Bize kimin oy vereceği belli” diyemez, kendisine tepki gösterenleri kategorize edemez, bir tarafı sahiplenirken, diğer tarafı ötekileştiremez. Bu ülkeyi yöneten Başbakanın herkesi kucaklaması, talepleri ve eleştirileri büyük bir sükûnetle dinlemesi gerekir. Bu gençler ne ideolojik davranmakta, ne de siyaset peşinde koşmaktadır. Onların tek istediği mesleklerini yapabilmektir. Başbakan’ın en azından gençlerin bu talebine saygı duyması gerekir.

Bakan Dinçer’in de bu konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Bugünlerde yapılan bu tip taleplerin arkasında siyasi ve biraz da sendika destekli bir muhalefet çabası yattığı kanaatindeyim” şeklindeki sözleri manidardır. Sendikamızı açıkça hedef alan Bakan Dinçer, kendisine yönelen bu kadar tepkiyi siyasi olarak görme hevesindedir.

Ancak Bakan gözünü, kulağını açmalı; öğretmenlerin haklarını gasp ettiğinin, onları perişan ettiğinin farkına varmalıdır. Şayet Bakan Dinçer, atama bekleyen öğretmenlerin Şubat atamalarını sekteye uğratmasaydı, öğretmenlerin ailelerine kavuşmasını engellemeseydi, sağlık sorunları yaşayan öğretmenlerimize kucak açsaydı, öğretmenlerin öğrenim hakkının önüne barikatlar koymasaydı bunların hiçbiri yaşanmazdı. Ayrıca Bakan’ın “Şubat ayında atama isteyen kişi on yıldır öğretmenimiz. Şubat ayı ataması onun sorunu değil ki” sözleri de acı vericidir. Başbakan’a tepki gösteren öğretmenimizin eşi atanamamıştır ve Şubat’ta atama talebi hem eşi hem de atama bekleyen yüzbinlerce öğretmen adınadır. Elbette Bakan’ın bu kadar geniş bir perspektiften konuyu değerlendirmesi bizler için büyük yanılgı olurdu. Bunun ardında başka şeyler arayan, son derece insani olan bir talebi siyasi zemine çekmeye taşıyan, ideolojik gören bir Bakanın, zaten Bakanlığı tartışmalı demektir. Bu zihniyete sahip bir Bakan, nasıl hala bu görevinin başındadır doğrusu anlamakta güçlük çekiyoruz. 

            Sendikamız elbette her zaman doğru bildiğini söyleyecektir. Bu durum siyasi erk’in rahatını bozmuş olabilir, Bakan Dinçer’i son derece rahatsız etmiş olabilir. Bunlar bizi hiç ama hiç ilgilendirmez. Bakan, öğretmenlerin tahrik edildiğine karşı saçma sapan iddialarda bulunsa da, sendikamızın hak arama mücadelesi sürecektir. Hak arama mücadelemizin tahrik olarak görülmesi ise bizim için bir onurdur. Asıl, yanlış uygulamalarınızla öğretmenleri siz tahrik ediyorsunuz. Hala bunun farkına varamadınız mı?

 Bu minvalde Türk Eğitim-Sen olarak; Şubat ayında 30 bin, Ağustos ayında 70 bin olmak üzere 2013 yılında 100 bin öğretmen ataması yapılmasını istiyoruz. Bu konudaki ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Ayrıca, neredeyse asal istihdam haline gelen ücretli öğretmenliğe son verilmeli ve tüm öğretmenler kadrolu olarak atanmalıdır. Türk milli eğitiminin ucube, verimi ve kaliteyi düşüren istihdam modelleri ile işi olmamalıdır.

YÖNETİCİ ATAMALARI NE OLACAK?

Milli Eğitim Bakanlığı, yönetici atamalarını henüz yapmamıştır. Oysa Yönetici Atama Yönetmeliğine göre; atamalarının sınava dayalı olarak Ocak-Şubat aylarında yapılması gerekmektedir. Bu konuda Bakanlık, sendikamızın yazdığı yazıya cevap olarak, 652 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında mevzuatta düzenleme yapıldığını, düzenlemenin tamamlandığında gerekli açıklamanın yapılacağını bildirmiştir. Yani yeni yönetmeliğin ne zaman yayınlanacağına dair elimizde bir bulgu yoktur. Bu yönetmelik Haziran ayında değişirse, yaza kadar yönetici atamaları yapılmayacak mıdır?

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre; yenilenecek yönetici atama yönetmeliğinde, mülakat sisteminin getirileceği söylenmektedir. Ayrıca Başbakan; yönetici atamalarında puan ve sicil baz alınarak üç aday belirleneceğini, o ilin Valisinin bunların arasından bir kişiyi müdür olarak atayacağını belirtmiştir. Bunu Bakan Dinçer de doğrulamıştır.

Sendika olarak mülakat sistemine de, Başbakan’ın ve Bakan Dinçer’in tartışmaya açtığı uygulamaya da karşıyız. Şu anda okul müdürlüğüne atamalar puan üstünlüğüne göre yapılmaktadır. Şayet mülki idare amirlerine inisiyatif verilirse, torpil devreye girecek, liyakat ilkeleri yerle yeksan olacaktır. Zira Valilerin büyük bir kısmının siyasi erkin güdümünde hareket ettiğini biliyoruz.

Bu durumda Valilerin objektif davranması son derece güç olacak, yönetici atamalarında ideolojik davranılacak, yandaşlar kayırılacak, hak eden değil, hak dilenen atanacaktır. Eğitimi böylesine şaibeli bir konuma getirmek son derece yanlıştır.

Yönetici atamalarında mülakat getirilmesi durumunda ise, bunun yargıdan döneceği gün gibi aşikârdır. Sendikamız mülakat uygulamasına karşıdır. Dolayısıyla yönetici atamalarında mülakat getirilirse, yargıya başvuracağımız bilinmelidir. Bakanlığın aklı başında yönetmelikler hazırlayarak, torpile, yandaş kayırmaya neden olacak uygulamalardan kaçınması gerekir.

Öte yandan yöneticilik sınavlarını kazanmış ve atama bekleyen eğitim çalışanları şu anda büyük bir endişe içindedir. Kendilerine sınav kazanmış olmanın yanı sıra ilave şartlar getirileceği yönünde kaygılar taşıyan yönetici adayları, belirsizlik içinde beklemektedir. Kamuoyunda tartışılan uygulamalar getirilirse, mevcut yönetmeliğe göre sınava giren yönetici adaylarının hakları gasp edilmiş olacaktır.

USULSÜZ ATAMALAR HIZ KESMEDEN SÜRÜYOR

Milli Eğitim Bakanlığı’nda usulsüzlükler bu dönemde devam etmektedir. Bunun son örneğini şube müdürlükleri görevlendirmelerinde görmekteyiz. Şöyle ki; Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan 2012/44 sayılı genelge ile İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesindeki şube müdürlüklerine belirli şartlarla görevlendirme/atama yapılacağı bildirilmişti.

Bu süreçte sendikamız, şube müdürlüğü görevlendirmelerinin iptali için dava açtı ve görevlendirmeler yerine bir an önce “şube müdürlüğü sınavı” yapılmasını istedi. Hukuki süreç devam ederken, Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı hatanın biraz geç olsa da farkına vardı ve genelgeyi yürürlükten kaldırdı.

 Ancak, işin enteresan tarafı, yürürlükten kaldırılan genelgeye dayalı olarak şube müdürlüğü görevlendirmeleri yapılmaktadır. Hatta bu görevlendirmeler, el altından dilekçeler alınarak gerçekleştirilmektedir. İşin ehli olmayan, liyakatten yoksun kişiler ülkemizde şube müdürü olmaktadır.

Sınav yerine, torpil ile şube müdürü olan bu kişiler bu makamları hak edenlerin kızgınlığına neden olmuştur. Bu görevlendirmeleri, Valilikler ve İl Milli Eğitim Müdürleri yapmaktadır. Peki Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in dönen dolaptan haberi olmaması mümkün müdür? Şayet haberi yoksa, Bakan Dinçer torpilli şube müdürlüğü görevlendirmelerini iptal edecek midir? Yoksa Bakanlık, Milli Eğitim Müdürlüklerine ‘bu genelgeyi göstermelik olarak iptal ediyorum, siz el altından şube müdürlerini görevlendirin’ mi demiştir?

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer şayet dürüst bir bakan ise bu görevlendirmeleri ivedilikle iptal eder. Aksi takdirde Dinçer, sözünde durmayan bir Bakan olmasının yanında, dürüst olmayan bir Bakan olarak da anılır. Bakanlığın ideolojik davranarak, yandaş kayırma anlayışına bir son vermesi, şube müdürlüğü görevlendirmelerini sınava dayalı yapması gerekmektedir.

MEB, ORTAÖĞRETİMİ FELÇ ETMEYE HAZIRLANIYOR

Bilindiği gibi Hükümet, 4+4+4 sisteminin ardından, ortaöğretim sisteminde de birtakım değişikliklere gitmektedir. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in açıklamasına göre; SBS kaldırılacak, tür olarak liseler akademik, meslek, fen, ve özel lise olacak, adrese dayalı olarak öğrenciler Anadolu liselerine kayıt yaptıracak, Anadolu öğretmen liseleri kapanacak, Fen liseleri nüfusu 500 bin olan yerlerde olacak.

Tüm bu değişikliklerin hedefinde, aslında dershane sisteminin kaldırılması vardır. Başbakanın, dershaneleri kapatmak konusunda verdiği karar sonucunda sistemde aceleyle değişiklik yapılmaktadır.

Bu sistemin sonuçları, tıpkı 4+4+4 sisteminin sonuçları gibi olacaktır. Sınavların kaldırılmasının, dershanelerin kaldırılması sonucunu doğuracağını hesap eden Bakanlık, sırf bu nedenle ortaöğretimi felç etmek üzeredir.

Şöyle ki; bir süredir genel liselerin Anadolu lisesine dönüştürülme çalışması vardır. Yeni sistemde bu dönüşüm tamamlanacaktır.Ancak, tüm genel liseler Anadolu liselerine dönüştürülürken, aslında Anadolu liseleri genel liselere dönüştürülmüş olacaktır. Hepsinin tabelasında Anadolu lisesi yazacak, ancak, kalite açısından okullarda hiçbir değişiklik olmayacaktır.

Öğrenci kabulünün adrese dayalı kayıt sistemiyle olması ve nüfusu 500 binin altında olan yerlerde fen liselerinin kapatılması ise zengin-fakir çocuk arasındaki ayrımı daha da belirginleştirecektir. Daha önceleri maddi durumu iyi olmayan ailelerin zeki ve başarılı çocukları sınavla puanı yüksek olan Anadolu liselerine ya da Fen liselerine gidebilirken, kaliteli okullarda okuyabilirken, şimdi bu imkân çocuklarımızın elinden alınmış olacaktır. Başarılı çocuklara ikametgâh adresindeki okullar adres gösterilecektir ya da nüfusu 500 binin altında olan yerlerde yaşayan çocuklar başarılı olmasına rağmen Fen lisesine gidemeyecektir. Kısacası maddi durumu iyi olmayan çocuklara kaliteli ve başarılı okulların kapısı tamamen kapatılacaktır.

Anadolu öğretmen liselerinin kaldırılacak olması da son derece yanlıştır. Anadolu öğretmen liseleri kaliteli eğitim veren liselerimizdir. Bu liselerden mezun olan çocuklarımıza, üniversite sınavında eğitim fakültelerini tercih etmeleri durumunda ek puan verilmektedir. Öğretmen yetiştiren bu liselerin kapatılması, Türkiye’nin kaliteli, donanımlı, nitelikli öğretmen yetiştirmesine vurulmuş bir darbedir. Bu nedenle, Türk Eğitim-Sen olarak, Anadolu öğretmen liselerinin kapatılmasına karşıyız.

Buradan Milli Eğitim Bakanlığı’na soruyoruz: Madem Fen liselerinin sayısını azaltacaktınız, Anadolu öğretmen liselerini kapatacaktınız o halde neden 2012-2013 eğitim-öğretim yılında, birçok yerde, Fen liseleri ve Anadolu öğretmen liseleri açtınız? Bu konuda gerekli tedbirleri neden almadınız? Bu okulların sayısının azaltılması ya da kapatılması durumunda çok sayıda öğretmenin norm kadro fazlası olacağını bilmiyor musunuz? Bilindiği gibi Fen ve Anadolu liselerine öğretmen alımı sınavla yapılmaktadır. Sistem değişikliği ile birlikte bu öğretmenlerimizin akıbeti ne olacaktır?

Milli Eğitim Bakanlığı, bu sistemle birlikte, özel okullara talebi artırmayı da hedeflemektedir. Evinin yakınındaki okula gitmek istemeyen öğrenciler, özel okullara yönelecektir. Zaten dershaneleri özel okullara dönüştürme projesi de bunun bir parçasıdır. Olan yine maddi durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına olacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı plansız, programsız hareket etmekte, bu işi de oldubittiye getirmeye çalışmaktadır. Herkes bilmelidir ki; ortaöğretimde sistem değişikliğinin faturası çok ağır olacaktır. Bakanlık bir an önce bu yanlıştan dönmelidir.

 

EĞİTİM ÇALIŞANLARININ İTİBARLARI İLE BİRLİKTE SOSYO-EKONOMİK DURUMLARI DA YERLERDE SÜRÜNÜYOR

Bu eğitim-öğretim yılına damgasını vuran konulardan birisi de öğretmenlerin, eğitim çalışanlarının yaşadığı itibar kaybıdır. Başta Başbakan olmak üzere, Milli Eğitim Bakanı ve diğer Bakanlar sıkça öğretmenleri incitecek sözler sarfetmiştir. Atama bekleyen öğretmenleri yem bekleyen güvercinlere benzeten bir Milli Eğitim Bakanı, öğretmenlerin az çalışıp, çok tatil yaptığını ifade eden, ‘Al oyunu kendine sakla’ diyen bir Başbakan ve diğer kırıcı sözlerin sahipleri Bakanlar… Atatürk’ün öğretmenlere verdiği değer ne kadar fazlaysa, bugünkü siyasi erkin öğretmenlere verdiği değer bir o kadar azdır. Mesnetsiz sözlerin sahipleri, öğretmenleri o kadar küçültmüştür ki, öğrenci ve veliler bile onları değersiz görmeye başlamıştır.

 

ÖĞRETMENLER ÜLKEMİZDE YILDA 12 BİN 415 DOLAR İLE 14 BİN 681 DOLAR ARASINDA ÜCRET ALIYOR

Saygınlığı azalan öğretmenlerimiz ve eğitim çalışanlarımız, sosyo-ekonomik yönden de gün geçtikçe hak kaybına uğramaktadır. Yüzde 3+3’lük zamma mahkûm edilen öğretmen, hizmetli, memur, teknisyen, şef, daktilograf, veri hazırlayıcı gibi eğitim çalışanlarının maaşları yerinde saymaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde Yardımcı Hizmetler Sınıfında görev yapmakta olan personelin görev tanımı yoktur, çalışma saatleri, özlük hakları ve yer değiştirmeleri ile ilgili sıkıntıları vardır. Bu personelin yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esaslar açık olarak tespit edilmediği için özürleri bile olsa bu talepleri reddedilmektedir.

Yıllardır maaşlarına iyileştirme yapılmayan öğretmen ve akademisyenlerin ek ödemelerine de artış yapılmaması bardağı taşırmıştır. OECD ülkeleri ile kıyaslandığında ülkemizdeki öğretmenlerin maaşlarının ne kadar düşük olduğu daha net görülecektir. OECD 2012 Bir Bakışta Eğitim Raporuna göre, OECD ülkelerinde ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmenin maaşı ortalama yıllık brüt 28 bin 523 dolar, en yüksek derecedeki bir öğretmenin maaşı ortalama yıllık brüt 45 bin 100 dolardır. Ülkeler ayrı ayrı incelendiğinde; Norveç’te ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmen yıllık brüt 32 bin 629 dolar, en üst derecedeki bir öğretmen yıllık brüt 40 bin 405 dolar, Amerika’da ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmen yıllık brüt 36 bin 858 dolar, en üst derecedeki bir öğretmen yıllık brüt 52 bin 137 dolar, Lüksemburg’da göreve yeni başlayan bir öğretmen yıllık brüt 65 bin 171 dolar, en üst derecedeki bir öğretmen yıllık brüt 114 bin 988 dolar kazanmaktadır. Aynı raporda Türkiye’de ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmenin maaşı yıllık brüt 23 bin 130 dolar, en yüksek derecedeki bir öğretmenin maaşı yıllık brüt 26 bin 587 dolardır. Ancak bu rakamlar satın alma gücü paritesine göre hesaplanmıştır ve brüt maaşlardır. Ülkemizde öğretmenlerin eline geçen net rakamlar elbette bu şekilde değildir. Söz konusu rapor, Türkiye ile diğer ülkeleri kıyaslamak açısından önemlidir. Ülkemizde öğretmen maaşları yılda 12 bin 415 dolar ile 14 bin 681 dolar arasında değişmektedir.

Sefalet ücretlerine talim eden eğitim çalışanlarımızın ne zaman sosyo-ekonomik ve itibar yönünden hak ettikleri konumda olacağı merak konusudur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda duyarsız davranması, eğitimcilerin yanında yer almaması, eğitim çalışanlarının hakları için mücadele etmemesi ibretlik bir durumdur. Göreve geldiği günden bugüne dek eğitim çalışanlarının yanında olmayan Ömer Dinçer, ne zaman Milli Eğitim Bakanı olduğunu hatırlayacak ve eğitimcisine sahip çıkacaktır?

 

            Kamuoyuna saygıyla duyurulur.