KESK (Kamu Emekçilerine Sabotaj Konfederasyonu mudur?)
Memur sendikacılığı, ülkemizde uzun yıllar sürdürülen kararlı ve fedakar çalışmaların neticesiyle bugünlere ulaşmıştır. 2001 Yılında, 4688 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle memur sendikacılığı önemli bir mevzi kazanmıştır. Pek tabii ki, mevcut kanun modern sendikacılık ve ihtiyaçların karşılanması anlamında yeterli değildir. Aklı başında hiçbir sendika yöneticisi yasanın bu haliyle devam etmesini talep etmemektedir. Ancak mevcut durumu, yeni sendikal kazanımların mücadelesinin yürütüleceği, meşru bir düzlem olarak kabul etmek de akılcı ve stratejik bir yaklaşımdır. Kamu çalışanlarının sahip olduğu sendikal kazanımları, sözde gerekçelerle sahiplenmemek ise yadırganması gereken mantıksız bir tutumdur. Yani, eksik de olsa mevcut mevzuatı, imkanlarını kullanarak, yeni sendikal kazanımlar için bir mücadele zemini olarak değerlendirmek; “istemezük” gibi ucube tavırları önemli bir strateji olarak sunmaktan her zaman iyidir.
Ancak kamu çalışanları yıllardır görüyor ki, KESK bu “istemezük”çü yaklaşımını beslenme kaynağı olan gerginlik politikasının temeli olarak kullanmaktadır. Kendisi gibi mevcut sendika kanununun imkanlarıyla varlıklarını devam ettiren diğer sendikaları “kanaatkar olmak ve mücadele etmemekle” suçlamaktadır. Yetkili olduğu tek hizmet kolundaki toplam 3.018 üye sayısıyla iki milyonu aşkın memuru temsil ettiği iddiasında bulunan KESK’in, Toplu Görüşme masasından kaçması sendikal hareketi sabote etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Acaba KESK bir değil de örneğin yedi hizmet kolunda yetkili olsaydı yine masadan kaçar mıydı? Yani görüşmeden kaçmasının gerekçesi masada söz hakkı olmaması mıdır yoksa? Kamu çalışanları şunu çok açık görüyor ki; KESK, içinde bulunduğu çıkmazı güya Toplu Görüşmeye tavır alarak aşmaya çalışmaktadır.
Öte yandan KESK Başkanı Sami Evren’in kamuoyuna yansıyan bir açıklaması daha var ki, “insaf artık” dedirten cinsten. Evren, Kamu-Sen’in gündeme getirdiği, sendikalılık tazminatının 50 YTL’ye çıkarılması teklifini “sendikalar kendi aidatını artırma mücadelesi veriyor” anlamına gelecek şekilde değerlendiriyor. Sendikacılıkla uzaktan yakından birazcık alakalı olan herkes bilir ki, bu yaklaşım KOCA BİR YALANDIR. Daha önceki yıllarda alınan 5 YTL gibi bundan sonra alınacak olanlar da sendikaların kasasına girmeyecektir. Sami Evren de şunu çok iyi biliyor ki; sözkonusu bu ödeneğin sendika aidatıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu para, sendikalara değil, bizzat kamu çalışanlarına ödenmektedir. Sendikalı olmanın sendikasız olmaktan avantajlı hale getirilmesi, çalışanların örgütlenmelerini teşvik eden bir unsur olarak değerlendirilmelidir. Zaten 2006 yılında yapılan görüşmelerde 5 YTL alınmasının amacı da buydu. Nitekim o görüşmelerde bulunan KESK başkanı da bu çalışmalara bizzat şahit olmuştur. Ayrıca dünyanın hiçbir yerinde sendikalı çalışanlar sendikasızlardan az ücret almazlar. Ama bizim ülkemizde yasadan kaynaklanan böylesi ucube bir durum yaşanıyordu. İşte sendikalılık tazminatıyla bu garip durum ortadan kaldırılmaktadır. İnşallah yürütülen bu mücadeleyle geçen yıllarda 5 YTL olan bu ödenek bundan sonraki yıllarda daha da artırılarak devam edecektir. KESK ve benzerlerinin sabotajlarına rağmen…
Ancak tüm bu gerçeklere vakıf olan Sami Evren, sendikal hareketi sabote etmek ve çalışanları örgütlenmeden soğutmak pahasına; beceriksizliğini kamufle etmek ve açmazlarından kurtulmak amacıyla böylesine çirkin bir yaklaşım ortaya koymuştur. Fakat kamu çalışanları yıllar sonucunda gerçekleri görmüştür artık. Hangi sendikalar çalışanların gücünü yine kamu çalışanlarının hak ve çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır; kimler, memurun meşru desteğini illegal oluşum ve amaçlara ipotek etmektedir bilinmektedir.
Ziya Paşa’nın dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”. Kamu çalışanları kimin neyi, ne için yaptığını çok açık görüyor.