GENEL BAŞKAN BAŞBAKANLA KAMU ÇALIŞANLARININ SORUNLARINI GÖRÜŞTÜ

TÜRKİYE KAMU-SEN HEYETİ BAŞBAKAN İLE GÖRÜŞTÜ.

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk ve beraberindeki heyet Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüştü. Görüşmede Çalışma ve sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de hazır bulundu.

Sıcak diyalogların yaşandığı ve samimi bir havada gerçekleşen görüşme yaklaşık 1,5 saat sürdü. Meclis alt komisyonunda görüşülmeye başlanan kamu çalışanları sendikaları kanun tasarısı hakkında görüş alış verişi yapılan görüşmede Başbakan’a, Türkiye Kamu-Sen’in taleplerinden oluşan bir rapor sunuldu.

 

Başbakan konuyla ilgili Türkiye Kamu-Sen heyetinden bilgi alarak, talepleri değerlendirmeye alacağını açıkladı. Başbakan ile yapılan görüşmede, kurumlarda yaşanan sendikal ve siyasi baskılardan da söz edildi. Başbakan böyle bir baskının kabul edilemeyeceğini söyleyerek bu tür olayların takibi için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’e talimat verdi.

 

Görüşmenin ardından Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk basına açıklamada bulundu. Toplu sözleşme yasa tasarısıyla ilgili olarak gündeme taşıdıkları konuları hem sözlü olarak hem de rapor halinde Başbakan’a sunduklarını söyleyen Koncuk, verilen sözlerin takipçisi olacakları belirtti.

 

 

 

NOT:EK ÖDEME HAKSIZLIĞI HEM RAPORUMUZDA YER ALMIŞ (İlgili KHK ile kamu görevlilerinin büyük çoğunluğunu oluşturan öğretmen, din görevlisi, hekim dışı sağlık personeli, polis, subay, ast subay, profesör, doçent, yardımcı doçent, araştırma görevlisi gibi birçok kamu görevlisi görmezden gelinmiş ve bu personele herhangi bir artış yapılmamıştır. Bu ve benzer görevlerde bulunan kamu görevlilerinin maaşlarının artırılması için çalışma yapılmalıdır.) HEM DE GENEL BAŞKANIMIZ İSMAİL KONCUK TARAFINDAN BİZZAT SAYIN BAŞBAKANA ÖĞRETMEN VE AKADEMİSYENLERİN EK ÖDEME DE YOK SAYILDIĞI SÖZLÜ OLARAK ANLATILMIŞTIR.

 

BAŞBAKAN’A SUNULAN RAPOR AŞAĞIDAKİ GİBİDİR:

KAMU GÖREVLİLERİNİN SORUNLARI

 

VE

 

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

 

 

 

 

TÜRKİYE KAMU-SEN

 

ANKARA

 

ŞUBAT 2012

 

 

 

MEMURLARIN SORUNLARI

 

MEMUR KAVRAMINA GENEL YAKLAŞIM

 

Devlet, belirli bir yeryüzü parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun üstün irade çerçevesinde örgütlenmesidir. Egemenlik yoksa aynı kara parçası üzerinde, bir arada yaşayan insan topluluğunun devleti de yoktur. Egemenlik, otoriteden farklı olarak, ülke içinde tek meşru güç kaynağı olmayı ifade ederken, ülke dışında da bağımsız anlamını ifade etmektedir.

 

İşte devletin olmazsa olmazı, kurucu unsuru olan egemenlik ve bağımsızlık unsurunun yani devlet otoritesinin ülke içinde ve dışında vücut bulmuş hali, memurdur. Bu nedenle bizler açısından memur; salt bir mesleki tanım olmaktan öteye, taşıdığı anlam itibarı ile devletin varlığının ve egemenliğinin temsilcisidir. Bu noktada memur ve devlet, birbirini tamamlayan ve tanımlayan iki olmazsa olmazdır. Devlet sistemi üzerinde yapılacak her türlü değişiklik ve dönüşüm de öncelikli olarak memur kavramı üzerinde yapılan değişikliklerde kendisini göstermektedir. Siyasal iradenin kamu yönetimi ve kamu personel rejimi konularındaki yaklaşımı, esas itibarı ile iktidarın “devlet” kurumuna bakışını ortaya koyar.

 

Bu nedenle, memurların sorunları konusu, devletin sorunu bağlamında ele alınmalıdır. Devleti idare eden siyasi otoritenin özellikle idari ve personel rejimi açısından memurlara bakışı, aslında siyasal iktidarın devlete bakışını ortaya koyması açısından son derece önemlidir.

 

Ülkemizde, hem kamu hizmetinden faydalanan hem de bu hizmeti sunanların durumdan hoşnut olduğunu söylemek güçtür. Kabul edilmelidir ki hizmet alanların aldığı hizmetten memnun kalabilmesi, hizmet verenin çalışma memnuniyetiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle kamu yönetimi alanında yaşanan aksaklıkların büyük çoğunluğunda kamu hizmeti sunanların yaşadığı sorunlar etkilidir. Tüm sektörlerde, çalışan ve hizmet, iç içe geçmiş iki önemli unsurdur. Kamu yönetiminde hizmetleri düzenlerken, bu hizmeti sunan kamu görevlilerinin sorunlarını görmezden gelmek akılcı bir yaklaşım değildir.

 

Kısacası bugün ülkemizde kamu hizmetinin yetersiz olması ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaması, kamu çalışanlarının sorunlarının gerçek anlamda çözülememesinden kaynaklanmaktadır.

 

TOPLU SÖZLEŞME, GREV HAKKI VE 4688 SAYILI KANUNDA YAPILACAK DEĞİŞİKLİKLER

 

4688 sayılı Kanunun 15 inci maddesi, uluslararası hukuk standartlarına uygun hale getirilmeli, sendika üyesi olabilecek kamu görevlilerinin kapsamı kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan tüm sivil memurlar ile ceza infaz kurumlarında çalışan kamu görevlileri ve Emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dâhil personeli de kapsayacak şekilde genişletilmeli, sayılan personelin de sendikalara üye olabilmeleri sağlanmalıdır.

 

Sendika hakkının dar tutulması, ILO’nun 87 sayılı örgütlenme özgürlüğüne ilişkin sözleşmesine aykırı bir durum oluşturmaktadır. ILO standartlarına göre, kamu gücünü kullanan kamu görevlilerinin dışında sendika üyeliğine yasak getirilmesi, sendika özgürlüğünün sınırlandırılması olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla asker kişiler, istihbarat ve yargı görevlileri ile kamu gücünü kullanan kamu görevlileri dışında sendika üyeliğine yasak getirilmesi, sendika özgürlüğünün, 87 sayılı sözleşmenin ihlali olacaktır. Kaldı ki, birçok ülkede artık asker ve polis gibi kamu gücünü kullanan kamu görevlileri de sendika üyesi olabilmektedir.

 

Sendikalaşma açısından çalışanlar arasında hiçbir biçimde ayrım gözetmeme ilkesine yer veren uluslararası belgelerde bu hakkın özneleri olarak herkes ya da çalışanlar ifadesi kullanılmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 23. maddesinin son fıkrasında “Herkesin çıkarlarını savunmak için başkaları ile sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkı vardır.” diyerek en geniş anlamı ile hakkın öznesini “ herkes” olarak belirtmiştir. Yine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 11. maddede bu hak sahiplerini herkes olarak ifade etmiştir. 87 sayılı ILO Sözleşmesinde ise; sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkı hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm çalışanlara tanınmıştır. Böylece örgütlenme özgürlüğünün kişi yönünden kapsamına işçi, memur, hizmetli ya da sözleşmeli personel gibi ulusal hukukta değişik niteliklerde çalışan belli kesimler olarak sınırlandırılma yapılmamıştır. Sendika kurma ve üye olma hakkı yönünden hiçbir ayrım gözetmeme ilkesi, çalışanların hukuksal nitelikleri, herhangi bir özel ya da kamusal işverene tabi çalışıp çalışmamaları çalıştıkları etnik kesimi ya da siyasal görüş, soy uyrukluk ve cinsiyet gibi akla gelebilecek başka türden sınırlamalara yer vermeyecek ölçüde genel ve mutlak bir anlam içermektedir. 98 sayılı sözleşme ise bu bakımdan 87 no’lu sözleşmeyi tamamlayıcı bir niteliktedir.

 

87 Sayılı sözleşmenin 9. maddesinde; kısıtlamaların ulusal mevzuata göre; silahlı kuvvetler mensupları ve polis mensuplarına yapılabileceği vurgulanmıştır. Anılan madde hükmüne göre; silahlı kuvvetlerde ve emniyet hizmetlerinde çalışan sivil memurlara örgütlenme özgürlüğü bakımından bir sınırlama getirilmemiştir.

 

Toplu sözleşme hakkının kullanılması ile ilgili kapsam, mümkün olduğunca geniş tutulmalı, toplu sözleşme görüşmelerinin kapsamını daraltacak her türlü ifade, tasarı metninden çıkarılmalıdır.

 

Anayasanın 128. Maddesinin ikinci fıkrası “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır.” Hükmünü amirdir. Hal böyle iken 4688 sayılı Kanunun 28 inci maddesini düzenleyen Tasarı madde metninde toplu sözleşme hakkının kapsamını, Anayasa’nın kabul ettiği sınırlandırmayı dahi hukuka aykırı bir şekilde daha fazla sınırlandırarak, mali ve sosyal haklara ilişkin toplu görüşme ve pazarlık hakkının kapsamını daraltmakta, “kamu görevlilerinin aylık ve ücretlerinde yapılacak oransal artış veya kamu görevlilerinin faydalanacağı genel ödeme unsurları hariç olmak üzere maaş ve ücret sisteminde değişiklik öngören talepler toplu sözleşmenin kapsamı dışındadır” ifadesi ile yapılacak toplu sözleşme görüşmelerini bir kalıba sıkıştırmaktadır. Çünkü tasarının kanunlaşması durumunda, maaş ve ücret sistemini etkileyeceği ileri sürülerek her türlü mali veya sosyal bir hakkın talep edilmesi engellenebilecek, toplu pazarlık hakkı sadece zam oranı etrafında biçimlenecek bir hak niteliğine bürünecektir. Bu yönüyle düzenleme Anayasa’ya aykırı olup, toplu sözleşme görüşmelerinde kamu görevlilerinin mali ve sosyal haklarını sınırlayan bir yapı öngörmektedir.

 

 

 

 

 

Hizmet kolu toplu sözleşmeleri yapılabilmeli; hizmet kolu toplu sözleşme görüşmeleri de genel toplu sözleşmede olduğu gibi gerçekleştirilmeli, hizmet kolu toplu sözleşme görüşmelerine de en çok üyeye sahip üç sendikanın temsilcilerinin katılımı sağlanmalıdır.

 

4688 sayılı Kanunu değiştirmeye yönelik olarak hazırlanantasarı metninden hizmet kollarına yönelik toplu sözleşme yapılmasına ilişkin madde çıkarılmıştır. Bu durumda hizmet kolu sendikalarının varlık sebebi ortadan kalkmakta, konfederasyon tipi bir sendikal örgütlenme getirilmektedir. Böyle bir uygulama dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur.

 

Toplu sözleşmede sendika ve konfederasyonların imza yetkisi olmalı, sendika ve konfederasyonların Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvuru hakkı ellerinden alınmamalıdır.

 

4688 sayılı Kanuna göre toplu sözleşme, sendikalı sendikasız bütün kamu görevlilerini etkileyen bir hukuki metin olma konumundadır. Bu nedenle kamu görevlilerinin çoğunluğunu temsil etmemekle birlikte, üye sayısı itibariyle diğer konfederasyonlardan daha fazla üyeye sahip olan bir konfederasyona, toplamı kamu görevlilerinin çoğunluğunu oluşturan diğer konfederasyonlara rağmen, bütün kamu görevlileri adına bağlayıcı karar alma yetkisinin verilmesi, toplu pazarlık görüşmelerinin mantığına ve demokratik ilkelere aykırıdır. Burada üzerinde önemle durulması gereken husus, hangi düzeyde olursa olsun yapılacak toplu sözleşmenin tüm kamu çalışanlarını bağlayacak olmasıdır. Taslağa göre, bir sendikaya üye olan kamu görevlileri hakkında toplu sözleşme yapma yetkisi, bir başka sendikaya devredilmektedir ki, böyle bir durum ne örgütlenme özgürlüğü ne de kişilerin tercih haklarına saygı sınırları içinde değerlendirilemez. Kaldı ki, taslak toplu sözleşmeyi bağıtlama hakkı elinden alınan sendika ve konfederasyonlara Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvuru hakkı da tanımamaktadır. Böyle bir uygulamanın uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu açıktır.

 

Bu amaçla;

 

·   Her konfederasyonun isteği halinde toplu sözleşme metnini imzalama yetkisi olmalı, iki konfederasyonun metni imzalamaması durumunda beraberce Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvuru hakkı verilmelidir.

 

Bu tür bir uygulama hem kamu görevlilerinin en geniş şekliyle toplu sözleşme görüşmelerinde temsil edilmesini sağlayacak hem de demokratik bir uygulama olacaktır. Bilindiği gibi TBMM’de de iktidar partisinin çıkardığı kanunlar ana muhalefet partisi tarafından ya da belli sayıdaki milletvekili yoluyla Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabi tutulmaktadır. Ancak tasarı ile getirilmek istenilen sistem tam anlamıyla tek taraflı ve denetimden uzak kalmıştır.

 

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun tercihiyle değil, kanunla atanmalı; başkanı, Yüksek Hakem Kurulu’nda olduğu gibi Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Başkanı olmalıdır.

 

Tasarının ilgili maddesi, 4688 sayılı Kanunun 34 üncü maddesini değiştirmekte ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Başkanı olarak Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkaları, başkan yardımcıları ve daire başkanları arasından Bakanlar kurulu tarafından seçilecek bir kişiyi öngörmektedir. Bilinmelidir ki, bu tür uyuşmazlıkları karara bağlayacak merciin başındaki kişi tam olarak bağımsız olmak zorundadır. Oysa Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Başkanının atamayla gelmesi, bağımsızlığa gölge düşürecek bir uygulama olacaktır.

 

Kamu kuruluşlarında çalışan işçi sendikalarının toplu iş sözleşmesi uyuşmazlıklarında Yüksek Hakem Kurulu devreye girebilmektedir. Bu kurulun başkanı Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Başkanı’dır. Nasıl ki, işçilerin sahip olduğu kolektif hakların kullanılmasında Sayıştay’a ihtiyaç görülmemekteyse, aynı şekilde kamu görevlileri için de Sayıştay’ın konu ile bir alakası bulunmamaktadır. Kamu görevlilerinin toplu pazarlık uyuşmazlıklarında, yine kamuda çalışan, ancak iş sözleşmesi ile hizmet görenlere verilen haklar bakımından tecrübe, bilgi ve hukuki temeli bulunan Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Başkanının bulunması yerinde olacaktır.

 

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nda görev alacak öğretim üyelerinin belirlenmesinde uygulanacak usulde; toplu sözleşme görüşmelerine katılacak konfederasyonların her birinin birer öğretim üyesi teklif etmesi ve teklif edilen 3 öğretim üyesi arasından 2’sinin Kamu İşveren Heyeti Başkanı tarafından seçilmesi şeklinde değişiklik yapılmalıdır.

 

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nda görev alacak iki öğretim üyelerinin belirlenmesinde, Konfederasyonların önerdikleri isimler arasından bir öğretim üyesinin atanması söz konusudur.

 

Seçilecek bir öğretim üyesi, önerilen toplam yedi öğretim üyesi arasından belirlenecektir. Bu yedi öğretim üyesinin üçü, en çok üyeye sahip konfederasyon, diğer dört aday da sırasıyla ikinci ve üçüncü konfederasyonlarca önerilen ikişer öğretim üyesinden oluşacaktır.

 

Diğer taraftan ikinci öğretim üyesinin tespiti bakımından Devlet Personel Başkanlığının önereceği yedi öğretim üyesinden bir öğretim üyesinin seçilmesi söz konusudur. Her iki durumda da önerilen isimler arasından seçilecek iki öğretim üyesini belirleme yetkisi Kamu İşveren Heyeti Başkanına bırakılmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu sistemde Kamu görevlileri sendikaları arasında eşitlik bozulmakta, bir konfederasyona bir aday fazla belirleme hakkı tanınmaktadır. Bu yönüyle hakem kurulu, daha kuruluşta hukukun temel ilkelerine aykırı bir şekilde kurulmaktadır.

 

Konfederasyonların önerdiği isimler arasından seçilecek bir öğretim üyesinin belirlenmesinde, çoğunluğa sahip olan sendikaya fazla bir kontenjan tanınmasının, toplu pazarlık görüşmeleri ile bir alakasının kurulması doğru değildir. Demokratik olan tavır, böyle tarafsız bir hakem heyetinin kurulmasında toplu sözleşme görüşmelerine katılacak konfederasyonların her birinin birer öğretim üyesi teklif etmesi ve teklif edilen 3 öğretim üyesi arasından 2’sinin ilgili Bakan tarafından seçilmesi olacaktır.

 

ÜCRET SİSTEMİ VE SİSTEMİN DOĞURDUĞU ADALETSİZLİK

 

Kamu çalışanları ve kamu hizmetleri için ayrılan kaynakların yetersizliği, kamu hizmetlerinin sunumunu dar boğaza sürüklemiştir. Özellikle kamu çalışanlarının ücretlerindeki yetersizlik ve ücret adaletsizliği en önemli iki sorun olarak karşımızda durmaktadır.

 

Kamu görevlilerinin genel olarak düşük olan ücret seviyeleri yükseltilmelidir.

 

Kamuda personele ayrılan kaynağın yetersizliği; ücretlilerin milli gelirden aldığı payın da yıldan yıla azalmasına neden olmaktadır.

 

Öyle ki; 1999 yılında % 8,83 olan personel harcamalarının milli gelir içindeki payı 2006 yılında %7,43’e 2011 yılında ise %6’ya kadar gerilemiştir. Bu da uzun süreden beri kamu çalışanlarının aylık ve ücretlerinde reel bir düşüş yaşanmasına yol açmıştır. Türkiye’de kişi başına GSMH’nın yıllara göre belirgin bir artış göstermesine karşın, kamu çalışanları artan reel gelirden yeterince pay alamamakta, gelirlerini belli bir düzeyde tutabilmek için hedeflenen enflasyon oranına bağlı bir aylık ücret artışına razı olmaya zorlanmaktadır. Yıllara göre aylık ve ücretlerdeki nominal artış, yıllık enflasyon oranının çok gerisinde kalmıştır.

 

1990 yılında bir kamu işçisi ile memurun net maaşı arasında % 33’lük fark varken; 2010 yılında bu fark % 49’a yükselmiştir. Dolayısıyla 1990-2010 yılları arasında net memur maaşları, kamu kesimi işçi ücretleri karşısında reel olarak % 16 oranında erimiştir.

 

Kamu kesiminde ortalama net işçi ücretleri, ortalama memur maaşının 1,8 katıdır. İş gücü maliyeti açısından bakıldığında, kamuda bir işçi maliyetine 3 memur çalıştırılmaktadır.

 

Görülüyor ki kamu görevlilerinin ücretleri her geçen yıl reel olarak hem enflasyon karşısında hem de diğer sektör çalışanlarına göre belirgin bir şekilde azalmaktadır. Bu şartlar altında yaşam mücadelesi vermekte olan kamu çalışanlarının, sunduğu kamu hizmetinden memnuniyet beklemek hayalcilik olacaktır.

 

Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin yıllara göre belirgin bir artış göstermesine karşın, kamu çalışanları artan reel gelirden yeterince pay alamamakta, gelirlerini belli bir düzeyde tutabilmek için hedeflenen enflasyon oranına bağlı bir aylık ücret artışına razı olmaya zorlanmaktadır. Yıllara göre aylık ve ücretlerdeki nominal artış, yıllık gerçekleşen enflasyon oranlarının gerisinde kalmıştır.

 

Çalışanlara yıllık enflasyon oranı kadar ücret artışı yapılması, reel olarak sıfır zam anlamı taşımaktadır. Yıllar içinde ülke ekonomisi büyürken, yalnızca enflasyonla orantılı zam alan kamu görevlilerinin de milli gelirden ve büyümeden pay alamadığını söylemek mümkündür.

 

Daha adil bir gelir dağılımı, daha mutlu bir ülke için tüm çalışanlarımızın büyümeden pay alabilmesi, ekonomik durumlarının iyileştirilmesi, ücretlerin ve alım gücünün artırılması için yapılan toplu pazarlıklarda refah payı uygulaması da dikkate alınmalıdır.

 

Bugün memurlarımızın % 7’si açlık sınırının altında, % 80’i açlık sınırının üstünde ama yoksulluk sınırının altında ücret almakta ve zorlu hayat koşulları karşısında yaşam mücadelesi vermektedir. Yalnızca % 13’ü yoksulluk sınırının üzerinde ücret alan memurların önce açlık; sonra da yoksulluk sınırından kurtarılarak refah ücretine kavuşturulması öncelikli hedef olmalıdır.

 

Kamuda çalışanların etkin verimli hizmet sunmalarını beklemek için öncelikle kamu görevlilerinin kendileri ve ailelerinin insanca yaşamasına yetecek saygın ücrete kavuşturulması gerekmektedir. Bu nedenle kamu görevlileri için öncelikli olarak açlık sınırının üstünde bir temel ücret tespit edilmeli, kıdem, görev, makam, eğitim gibi ödemeler ile sosyal yardımlar temel ücretin üstüne eklenerek kamuda çalışanlar arasında adil bir ücret sistemi geliştirilmelidir.

 

 

 

 

Kamu görevlilerine ve emekli maaşlarına refah payı verilmelidir.

 

Ücretlerin reel olarak yükselmesi ve ülke içinde adil bir gelir dağılımı sağlanabilmesi için, çalışanların maaşlarına enflasyon oranlarının üzerinde bir miktar daha artış yapılması zorunludur. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında milli gelirlerin büyüklüğü kadar, gelirin dağılımı da hayati bir önem taşımaktadır. Sosyal politika uygulamaları, maliye ve para politikaları, ücret ve vergi sistemleri; milli gelirin adil bir şekilde paylaşılması ve ülkedeki en zenginle en yoksul arasındaki gelir farkının kabul edilebilir bir noktaya gelmesi için kullanılabilecek araçlardır.

 

Ancak bunların yanında daha birçok faktör, milli gelirin ülkede yaşayan vatandaşlar arasında, kazanma gücüne bağlı olarak kabul edilebilir bir şekilde dağılımında etkindir. Gelir dağılımında adaletin sağlanması, ülkede en alt gelir grubu ile en üst gelir grubu arasında büyük uçurumlar oluşturmayacak, çatışmaya yer vermeyecek bir yapının kurulması ile mümkündür. Düşük gelirli grupların tüketim eğilimlerinin yüksek olması, tasarruf ve dolayısıyla, servet birikiminin oluşmasını engellemektedir. Böylece, düşük gelir-düşük servet-yeniden düşük gelir kısır döngüsü sürekli olarak yaşanmaktadır. Dolayısıyla, etkin bir yeniden dağılım önlemlerinin alınmadığı piyasa ekonomilerinde servet artışının büyük bir bölümü, serveti yüksek grupların eline geçmektedir.

 

Maaş artışlarında hedeflenen enflasyon yerine gerçekleşen enflasyon dikkate alınmalıdır.

 

AKP hükümeti ile birlikte, 57. hükümet döneminde başlatılan kamu görevlilerine “gerçekleşen enflasyon” oranının üzerine refah payı eklenerek maaş artışı yapılması uygulamasından vazgeçilmiş ve böylece kamu görevlileri hak kaybına uğratılmışlardır. Bu durum verilen hakkın geri alınması anlamını taşımaktadır. Hükümet her yıl gerçekleşmesini ümit ettiği bir enflasyon hedeflemesi yapmakta ve kamu görevlilerinin maaşlarını hedeflenen enflasyon oranları çerçevesinde artırmaktadır.

 

Ancak birçok defa gerçekleşen enflasyon, hedeflenen enflasyonun iki katı düzeyinde olmuştur. Her ne kadar, dönem sonunda memur maaşlarına yapılan artışla, ortaya çıkan enflasyon arasındaki fark kapatılsa da, mal ve hizmet fiyatları ilgili dönem içinde memur maaşlarına yapılan artışları geçtiği için, maaşlar reel olarak azalmaktadır. Dönem sonlarında yapılan enflasyon farkı artışı, mevcut erimeyi telafi etmemekte yalnızca durdurmaktadır. Bu nedenle kamu çalışanlarının maaşlarının enflasyona karşı korunması için hedeflenen enflasyon uygulamasından vazgeçilerek, kamu çalışanlarına gerçekleşen enflasyon üstüne refah ücreti eklenerek ücret artışı yapılmalı, konfederasyonumuzun bu konudaki talepleri göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Maaş artışlarında, kamu görevlilerinin maaşlarını açlık ve yoksulluk sınırının üzerine çıkaracak kriterler temel alınmalıdır.

 

Aralık 2011 itibarı ile memurların yüzde 13’ü yoksulluk sınırının üstünde ücret almasına rağmen, refah ücreti seviyesinde maaş alan memur bulunmamaktadır. Planlama sürecinde tüm kamu çalışanlarının maaşlarının refah ücreti seviyelerine çıkaracak ücret politikalarının uygulamaya konulması gerekmektedir. Refah ücreti olarak konfederasyonumuzca belirlenen rakam Aralık 2011 için 3.224 TL’nin üzeridir. Bu nedenle de kamu görevlilerinin maaşlarına yapılacak zamlarda yalnızca hedeflenen enflasyon yerine, gerçekleşen enflasyonu baz almak ve ülke genelinde yaşanan büyüme payını da bu rakamlara eklemek önemli bir unsurdur.

 

666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ortaya çıkan aksaklıklar giderilmeli, kamuda gerçek anlamda ücret adaleti sağlanmalıdır.

 

Ücret seviyelerinin düşüklüğü yanında, kamu çalışanları arasında büyük bir ücret adaletsizliği yaşanmaktadır. Kamudaki ücret adaletsizliğini üç başlıkta toplayabiliriz:

 

·        En düşük ücretle en yüksek ücret arasındaki makas farkının büyüklüğü

·        Eşit işe eşit ücret ödenmemesi,

·        Kamu kurumları arasındaki ücret farklılıkları

 

Kamuda aylık ve ücret sistemi temel olarak aylık gösterge tablosu, ek gösterge tablosu, taban aylığı, kıdem aylığı ve katsayıdan oluşmaktadır. Ancak sistem enflasyona yenik düşmüştür. Bu nedenle de farklı ödeme rejimleri oluşturulmuştur.

 

Bugün ülkemizdeki ücret sistemi, 15 dereceli bir aylık gösterge tablosu ve özel hizmet tazminatı, makam, görev, temsil tazminatları ve yan ödeme türlerini gösteren tablolarla birlikte yürütülmektedir. Bu tablolarla birlikte, kamuda 100’den fazla farklı ödeme şekli ortaya çıkmaktadır. Yan ödemelerin ve tazminatların uygulanması sonucunda kimi zaman tazminatlar ve ödemeler, görev aylığının 5-10 katı fazlasına çıkmaktadır. Kamu kurumlarının ücret yapıları itibarı ile bazı kurumlarda görev yapmakta olan kamu çalışanları bu ödemelerden faydalanırken, kimi kurumlarda çalışanlar faydalanamamaktadır. Bu durumda farklı kurumlarda çalışan ancak aynı işi görmekte olan kamu görevlilerine farklı ödeme tarifesi uygulanmaktadır. Bu yüzden de kamuda kurumlar arasında büyük ücret farklılıkları oluşmaktadır. Bu farklılıkları ortadan kaldırmak amacıyla getirilen denge tazminatı sistemi, AKP iktidarı tarafından belli meslek grupları arasında ayrım yaratma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle aynı kurumda aynı işi yapan idari personel arasındaki farklı denge tazminatı uygulaması, çalışma barışını bozar hale gelmiştir.

 

Ödeme sisteminin karmaşık yapısı, aynı kamu kurumunda görev yapanlar için de farklı uygulamalar getirebilmektedir. Kurumlar arasında olduğu gibi kurum içinde de değişik ödeme sistemi uygulanmasından dolayı en düşük ücret alan kamu çalışanı ile kurum içindeki yan ödeme ve tazminatlardan faydalanan ve en yüksek ücreti alan kamu çalışanı arasında büyük bir fark oluşmaktadır.

 

Ülkemizde çıplak ücretler üzerinden yapılan hesaplamada en düşük ücretli memur ile en yüksek ücret alan memur arasında 6,5 kat fark oluşmaktadır. Ödenen tazminatlarla bu fark 20 katına kadar çıkmaktadır. Oysa bu oran Finlandiya’da 2,5, Fransa’da 2,3, Hollanda’da 2,2 ve İsveç’te 1,9 katı kadardır.

 

Bu noktada, kamuda ücret adaletini sağlamak üzere 2 Kasım 2011 Tarihinde çıkarılan 666 sayılı KHK’da bazı aksaklıklar ortaya çıkmıştır. Bu aksaklıkların giderilmesi için;

 

·   666 Sayılı KHK ile düşük oranda artış getirilen Yardımcı hizmetler sınıfı personeli, memur, şef ve şube müdürlerinin ek ödeme oranları artırılmalıdır.

 

·   İlgili KHK ile kamu görevlilerinin büyük çoğunluğunu oluşturan öğretmen, din görevlisi, hekim dışı sağlık personeli, polis, subay, ast subay, profesör, doçent, yardımcı doçent, araştırma görevlisi gibi birçok kamu görevlisi görmezden gelinmiş ve bu personele herhangi bir artış yapılmamıştır. Bu ve benzer görevlerde bulunan kamu görevlilerinin maaşlarının artırılması için çalışma yapılmalıdır.

 

·   Uzmanlar arasında oluşturulan ek ödeme farklılıkları giderilmelidir.

 

·   399 sayılı KHK’ya göre II sayılı cetvel hükümlerine göre çalışmakta olana personele yapılan ek ödemelerdeki eşitsizlik, öncelikle aynı unvanlı personelden başlayacak şekilde giderilmeli, bu kapsamdaki personel için %42 olarak belirlenen ek ödeme alt sınırı %67’ye yükseltilmeli, diğer ünvanların ek ödeme oranları da kademeli olarak artırılmalıdır.

 

·   Üretimi teşvik primi ve  yangın tazminatı gibi ödemlerle ek ödemenin ilişkilendirilmesi ve mahsuplaşma yapılması uygulamasından vazgeçilmelidir.

 

Bunun yanında ücret seviyelerinin yükseltilmesi ve ücrette adalet sağlanması için;

 

·   Özellikle Genel İdare Hizmetleri ve Yardımcı Hizmetler Sınıfına mensup kamu görevlilerinin hizmet tazminat oranları yeniden düzenlenmeli ve adil bir yapı oluşturulmalıdır.

 

·   Ek gösterge uygulamasında ortaya çıkan adaletsizlikleri giderecek çalışmalar yapılmalı, ek gösterge rakamları yükseltilmelidir.

 

Ek ders ve nöbet ücretleri günün şartlarına göre belirlenmeli, fiilen öğretmenlik yapan tüm kamu görevlileri ek ders ödemesinden faydalandırılmalıdır.

 

Hali hazırda 1,35 TL olan fazla mesai uygulaması 29 ve 105 sayılı ILO sözleşmelerine aykırıdır. Bu nedenle fazla mesai ücretlerinin çalışanın saat başı ücreti olarak belirlenmelidir.

 

2012 yılında tespit edilen Fazla Çalışma Ücreti Brüt 1.35 TL ele geçen net ücret ise yaklaşık saat başı 1.10 TL’dir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin onaylamış olduğu ILO’nun 29 ve 105 sayılı sözleşmelerinde öngörülen şartlara asla uymamaktadır.

Fazla çalışma şartları ile başlayan hükümler şu şekildedir:

Yaşı 18 ila 45 yaş arasında olanlar

Sağlık durumu elverişli olanlar,

1 yılda 2 aydan fazla olmamak,

Normal çalışmada ödenen ücretten az olmamak,

Günde normal çalışma saatinden fazla olmamak,

Aile bütünlüğüne dikkat edilerek

Olağanüstü şartlarda fazla çalıştırılabilir. ( Salgın Hastalık, Felaket vs.)

Hiç kimse kendi iradesi dışında çalıştırılamaz.

 

Fazla çalışma ücretinde öngörülen 1 saat için net 1.10 TL ücreti, 160 saat çalışan memura endeksleyecek olursak bir memurun aylık net ücretinin 129,60 TL olduğu görülecektir.

 

Böyle bir uygulama büyük adaletsizlikler doğurmaktadır.

 

Memur maaşını oluşturan bütün kalemler ile ek ödeme, döner sermaye ve diğer ödemelerin de emekli keseneğine dahil edilerek, emekli olacak memurların yaşadığı mağduriyetler giderilmeli, SGK’nun prim gelirleri artırılmalıdır.

 

Kamu görevlilerinin emekli ikramiyesi için öngörülen 30 yıl sınırlaması kaldırılmalı, bu yolla her çalışanın çalıştığı süre ile orantılı olarak emekli ikramiyesi alması sağlanmalıdır.

 

Sosyal güvenlikte yapılan değişiklikler ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, özellikle kamu görevlilerinin haklarını kısıtlamayı, emekli aylıklarını düşürmeyi, sağlık harcamalarında katkı paylarını artırmayı ve sosyal güvenlik haklarından faydalanmayı zorlaştırma amacı taşımaktadır. Kanunun amacı, sosyal güvenlikte ortaya çıkan bütçe açıklarının kamu çalışanlarının sosyal güvenlik haklarından kısılması yolu ile kapatılmasıdır. Sosyal güvenlikte norm ve standart birliği en düşük ortak paydada sağlamayı amaçlayan bu kanun, kamu görevlilerinin mevcut haklarını kısıtlarken, emekli ikramiyesi özel sektör çalışanlarına göre daha düşük olan kamu çalışanlarının emekli ikramiye sorununa bir çözüm getirmemiştir.

 

Emekli olan kamu görevlilerinin aldığı emekli ikramiyesi, aynı şartlardaki özel sektör çalışanlarına göre yarı yarıya daha azdır. Bu nedenle de kamu görevlileri emekliye ayrılmaktan kaçınmakta, uzun süre çalışmaya devam etmektedirler.

 

Devletin konut politikasından hareketle özellikle TOKİ eliyle yapılmakta olan konutlar tam anlamıyla sosyal konut niteliğine getirilerek, emekli ikramiyelerinin yükseltilmesi suretiyle emekli olan her kamu çalışanının bir ev sahibi olması sağlanabilir.

 

Yıllarca çalıştıktan sonra emekli olan kamu görevlilerinin maaşlarında büyük oranda azalmalar meydana gelmektedir. Bu azalmaları bertaraf etmek, özellikle çalışırken düşük ücret alan emeklilerin maaşlarının belli bir seviyenin altına düşmesini önlemek amacıyla, emekli maaşlarının alt sınırı da kamuda uygulanacak temel ücret seviyesinde belirlenmelidir.

 

Kamu görevlilerinin ücretlerinin vergilendirilmesi yeniden düzenlenmeli adaletsizlikler giderilmelidir.

 

Asli görevi çok kazanandan sağladığı vergilerle dar gelirli vatandaşların alamadığı hizmeti sunmak olan vergi politikaları Türkiye’de tam tersine işlemekte ve fakirden alıp zengine vermektedir. Bugüne kadar bütün uyarı ve şikayetlere rağmen gelir vergisinin alt oranı değiştirilmemiş ancak geliri çok yüksek olanlardan alınan verginin oranı % 40’tan % 35’e indirilerek (2006 yılında yıllık geliri 40 bin TL’nin üzerinde olanların) üst gelir grubunda olanların ödemekte olduğu vergiler 5 puan azalmıştır. Daha önce % 25 olan orta gelirli vatandaşlarımız üzerindeki vergi yükü ise 2 puan artırılmak suretiyle % 27’ye çıkarılmış ve dar gelirli vatandaşlarımız üzerindeki vergi yükü biraz daha artırılmıştır. Bu şekilde özellikle sözleşmeli statüde çalışan personelin eline geçen ücret yıl içinde bir üst vergi dilimine geçtiği için düşmekte, dönem içinde yapılan maaş artışları vergi dilimi nedeniyle ele geçen ücrete yansımamaktadır.

 

Neresinden bakılırsa bakılsın ülkemizde gelir dağılımında bir adaletsizlik mevcuttur. Aynı zamanda vergi dağılımında da bu adaletsizlik devam ekmektedir. Bunun sonucunda da vatandaşlarımız her gün bir yenisi eklenen vergilerle ve adaletsiz vergi politikaları nedeniyle mağdur olmaktadırlar. Küresel sermayeyi ürkütmek istemeyen hükümet ise vergi oranlarını düşürerek, yabancı yatırımcılardan alınan stopajları sıfırlayarak, yüksek gelirlilerden daha az, düşük gelirlilerden ise daha fazla vergi toplamanın yollarını aramaktadırlar. Bu nedenle,

 

·   Ortalama memur maaşının yıllık toplam tutarı dikkate alınarak, gelir vergisi dilimleri yükseltilmelidir.

 

Kamu görevlilerine ödenmekte olan aile yardımı, çocuk parası ve yiyecek, giyecek, eğitim, kira, doğum, ölüm, evlenme, eğitim, ulaşım, öğretim yılına hazırlık ödeneği gibi yardımlar sosyal devlet ilkesine uygun olarak, Uzlaştırma Kurulu’nun vermiş olduğu kararlar doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir.

 

Belediyelerde çalışanların maaşlarının genel bütçeden karşılanarak vaktinde ödenmesi için gerekli düzenleme yapılmalıdır.

 

Ataması yapılamayan 350 bin öğretmenin sorunu çözülmelidir.

 

202 yılında 72 bin olan ataması yapılmayan öğretmen sayısı bugün 350 bine ulaşmıştır. AB ülkeleri ile kıyaslandığında ülkemizde 300 bin dolayında öğretmen açığı olduğu görülmektedir. Kaldı ki; Milli Eğitim bakanlığı da 130 bin öğretmen ihtiyacı olduğunu açıklamıştır. Bu sebeplerle yapılan 17 bin atama hem atama bekleyen öğretmenlerimizi tatmin etmemiş hem de öğretmen ihtiyacına çare olamamıştır. Dolayısıyla daha önce söz verildiği üzere 28 bin öğretmen atamasının hemen; Ağustos ayında ise 60 bin öğretmen ataması gerçekleştirilmelidir. Aksi taktirde yaşanan problem, önümüzdeki yıllarda içinden çıkılamaz hale gelecektir.

 

Ayrıca ülkemizde genç işsizlik oranı her geçen yıl artmaktadır. Bir milyona yakın üniversite mezunu, 750 bin meslek yüksek okulu mezunu yaklaşık 3 milyon lise mezunu işsizimiz bulunmaktadır. genç işsizliğin azaltılması için bütçe imkanları zorlanarak, insana yatırım hedefine uygun adımlar atılmalıdır.

 

Aile birliğinin sağlanması temel alınmalı, eş durumu, sağlık ve öğrenim özrü önündeki engeller kaldırılmalıdır.

 

“İkra” –oku- emri ile başlayan bir dinin mensubu olarak, beşikten mezara kadar eğitimi şiar edinmiş bir anlayışı benimsemiş bir toplumun fertlerinin, eğitim görmek üzere başka bir şehre gitmelerinin engellenmesi ve “eğitim” mazeretinin özür grubundan çıkarılmak istenmesi doğru bir yaklaşım değildir.

 

Bununla birlikte devletin asli görevlerinden bir tanesi de aile birliğinin korunması yönündedir. Bizler büyüklerimize, yakınlarımıza zor günlerinde yardımcı olmakla mükellefiz. Bu tür davranışlar, devlet üzerindeki hasta bakım masraflarının ve sağlık giderlerinin de azalmasına neden olacağından kamu görevlilerinin eş durumu ve sağlık özrü nedeniyle tayinlerinin düzenli olarak gerçekleştirilmesi, parçalanmış ailelerin bir araya getirilmesi zorunludur.

 

YPK Kararlarının en geç Şubat ayı sonuna kadar çıkarılması sağlanmalıdır.

 

399 sayılı KHK hükümleri çerçevesinde istihdam edilen sözleşmeli personelin ücretleri Yüksek Planlama Kurulu kararı ile ödenmektedir. Son yıllarda bu kararlar Ekim, Kasım aylarına sarkmaktadır. Bu nedenle uzun süreli olarak ücretler avans olarak ödenmekte, ayrı YPK hükümleri ile ilgili geriye dönük işlem yapılmak zorunda kalınmaktadır. Gecikmeli uygulama mağduriyetlerin yaşanmasına neden olmaktadır. Bu nedenle YPK kararlarının en geç Şubat ayı sonuna kadar çıkarılması söz konusu mağduriyetleri ortadan kaldıracaktır.

 

SÖZLEŞMELİ STATÜDE İSTİHDAMIN ARTMASI

 

Son yıllarda, memurların iş güvencesinin ortadan kaldırılarak idari sözleşmeli statüye geçirildiği, sendikal ve demokratik haklarının verilmediği, işçilerin de çağrı usulüne göre, esnek, kısmi zamanlı çalışma şartlarına göre istihdam edildiği bir yapı oluşturma isteği ağırlık kazanmaya başlamıştır.

 

Özellikle son 10 yılda kamuda istisnai olarak çalıştırılması planlanan sözleşmeli kamu çalışanlarının sayısının 40 binler düzeyinden 250 bin düzeyine çıkması, memurluk güvencesinin zayıflatılarak, devlet memuru kavramından, hükümet memuru kavramına geçişin ayak izlerini taşımaktadır.

İstihdam sistemi bakımından; kamu kesiminde memurluk yerine idari sözleşmelilik, kadro gereği ücret yerine sözleşme gereği performans ücreti gibi eğilimler, kamu kesimi istihdam rejimini, özel kesim istihdam rejimi ile aynı seviyeye getirmeye yöneliktir.

Özellikle iş güvencesinden yoksun 4-B ve insan haklarına aykırı bir biçimde hastalık, doğum, evlenme, ölüm gibi izinlerin, tayin, terfi gibi hakların kısıtlandığı, 4-C statüsünde istihdamın kamuda yaygın haline dönüşmesi son derece dikkat çekicidir.

Kamudaki aşırı taşeronlaşma önlenmeli, devletin asli ve sürekli görevleri memurlar eliyle gördürülmelidir.

 

Ülkemizde istihdam yetersizliği yüzünden, çalışacak durumdaki milyonlarca insanımızın işsiz olması, toplumumuzu sosyal patlamanın eşiğine getirmişken, uygulanan yanlış istihdam politikaları da bir o kadar can yakmaktadır. Asgari ücret, “insanca yaşamayı sağlayabilecek” seviyelerin oldukça altındadır. Kamuda, 4-C ve 4-B statüsünde personel alımı hızla devam etmekte, vatandaşlarımız adeta kölelik sözleşmeleriyle çalışmaya zorlanmaktadır.

 

Kamuda personel giderlerinin azaltılması amacıyla, temizlik, güvenlik gibi bazı hizmetlerin ihale yoluyla özel şirketlere devredilmesi uygulaması artık kamu hizmetlerinin taşeron şirket elemanları aracılığıyla gördürülmesi boyutuna ulaşmıştır.

 

Kamudaki, istihdam edilen taşeron firma çalışanı sayısı 2000’li yılların başında 10 bin iken; bugün kamudaki taşeron firma işçileri 400 bini aşmıştır. Taşeronlaşmanın; çalışanlar açısından, sosyal güvencenin olmadığı, yarınının ne olacağı belli olamayan bir güvensizlik yarattığını defalarca dile getirmiş olmamıza rağmen, iş sağlığı ve güvenliği esaslarına uyulmayan, sendikalaşmanın olmadığı, esnek çalışan, düşük ücretli çalışanların hakim olduğu bir sisteme doğru gidilmektedir.

 

657 SAYILI KANUNUN 4-B MADDESİ VE DİĞER MEVZUAT UYARINCA ÇALIŞTIRILAN SÖZLEŞMELİ PERSONELİN SORUNLARI

 

·   Açıktan uzun süreli vekil olarak atanan personeller ile 657 Sayılı Kanunun 4/B maddesi kapsamında ve diğer mevzuat hükümlerine göre sözleşmeli olarak çalışan personel kadroya geçirilmeli, bu kapsamda personel istihdamına son verilmelidir.

 

·   Haziran 2011 tarihindeki uygulama dışında bırakılarak kadroya geçirilmeyen İl Özel İdarelerinde Çalışanlar, Belediye Çalışanları, Üniversitelerde Proje Kapsamında Çalışan 4/B’liler, TRT Çalışanları, Et ve Balık Kurumu Çalışanları, Denizcilik Müsteşarlığı Çalışanları, Ulaştırma Bakanlığı Çalışanları, TMO Çalışanları, TİGEM Çalışanları, DHMİ Çalışanları, Gençlik ve Spor Uzmanları, TUREM Çalışanları, Usta Öğreticiler, Vekil Öğretmen, Ebe ve Hemşireler, Vekil İmam- Hatipler, Fahri Kuran Kursu Öğreticileri, TOKİ Çalışanları da kadroya geçirilmelidir.

 

 

657 SAYILI KANUNUN 4-C MADDESİ UYARINCA ÇALIŞTIRILAN PERSONELİN SORUNLARI

 

Ülkemizde kamu yönetimindeki çarpıklık, özellikle personel sistemi içinde kendisini göstermektedir. Kamuda 657 sayılı Kanunun 4-A, 4-B, 4-C maddeleri ile kadrolu, sözleşmeli, geçici personel çalıştırılmakta; 4924 sayılı Kanun, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamı gibi çok çeşitli statüde personel istihdam edilmektedir. Dolayısıyla bu durum, kamuda çok başlı ve karmaşık bir istihdam yapısını ortaya çıkarmaktadır. Aynı kurum içinde aynı işi yapan ancak tabi oldukları yasal mevzuatın farklı olması nedeniyle; maaşları, emeklilik hakları, iş güvenceleri, sosyal ve özlük hakları farklı olan kamu görevlileri bulunmaktadır.

 

Kamu istihdamında yeknesaklığın ve adaletin sağlanabilmesinin yolu, kamudaki çok başlı yapıyı sonlandırmaktan ve tüm çalışanların iş güvencesi, sosyal haklar, toplu sözleşmeli ve grevli sendikal hak ve izin haklarını da içeren, insanca yaşayabileceği bir ücret aldığı, asli ve süreklilik arz eden bir statüye kavuşturulmasından geçmektedir. Bu doğrultuda, farklı hukuki statü çerçevesinde istihdam edilen personelin haklarının kadrolu memurlara yaklaştırılması ve mağduriyetlerin acilen giderilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

 

Kamuda çalışanlar arasında en kısıtlı haklara sahip olan kesim ise hiç şüphesiz ki; 657 sayılı Kanunun 4-C maddesi uyarınca çalıştırılan geçici personeldir. Bu kapsamda çalıştırılan personelin yıllık izin, iş güvencesi, sosyal yardım gibi hakları bulunmazken; maaşları da son derece düşüktür. Kaldı ki; 4 Şubat 2010 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu kararı ile bu çalışanların da kendi içinde farklı uygulamalara gidilmiş, var olan adaletsizlik daha da derinleştirilmiştir. İlgili kararla 4-C statüsünde istihdam edilen kamu görevlerinin bir bölümü için yeni haklar sunulurken, Bakanlar Kurulu Kararı’nın sadece özelleştirme sebebiyle işsiz kalan ve kalacak olan işçilerden 4-C statüsünde istihdam edilenleri kapsaması, büyük bir insan hakkı ihlalini de ortaya çıkarmıştır. Bu nedenledir ki; özelleştirme mağduru olanlar ile ihtiyaç üzerine 4-C’li statüde geçici olarak çalışanlar arasında farklı bir uygulama söz konusu olmuştur. Aynı kanunun aynı bendi uyarınca, belki de aynı kurumda çalıştırılan ve aynı işi yapan personeli farklı uygulamalara tabi tutmak ne adaletle ne de insan hakkıyla bağdaşabilir.

 

Bununla birlikte 2010 yılında gerçekleştirilen toplu görüşmelerde aile yardımının tüm sözleşmeli personele ödenmesi konusu karar altına alınmış olup, 2011 Genel Seçimleri öncesinde de Devlet Personel Başkanlığından sorumlu bakan olan Sayın Hayati Yazıcı, 19 Nisan 2011'de bir sendika ziyareti sırasında “4-C’li personele aile yardımı ve çocuk yardımı ödenmesi için Bakanlar Kurulu Kararı hazırlandığını” açıklamıştır. Bu açıklamanın üzerinden 7 ay geçmiş olmasına rağmen hala aile yardımı ödeneği için Bakanlar Kurulu Kararı çıkmamıştır. Yılbaşında yapılan mevzuat değişikliği ile birlikte tüm sözleşmeli kamu personelinin aile yardımı ödeneği alması sağlanmışken yalnızca 4-C’li personelin bu ödenekten mahrum bırakılması, eşitlik ve hakkaniyet ilkesiyle bağdaşmayan bir durum arz etmektedir. Anayasamızın eşitlik ilkesinin bir gereği olarak, ayrım yapılmaksızın tüm kamu personeli arasında hakkaniyete uygun bir yapı oluşturulması, sosyal devlet ilkesinin aileyi ve çocukları koruma mantığının, istisnasız tüm çalışanlarımıza uygulanması, Sayın Hayati Yazıcı’nın 2011 genel seçimleri öncesinde verdiği, “4-C kapsamında çalışan personele aile yardım ödeneceği” sözünün hayata geçirilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

 

Bunun yanında yine özel kararlarla bazı kurumlarda görev yapan 4-C’li çalışanların çalışma süreleri birbirinden farklı belirlenmektedir. Buna göre TBMM’de çalışan 4-C’li personel, bir yılda 11 ay 29 gün çalışırken, TÜİK’teki 11 ay 21 gün, özelleştirme kapsamında diğer kurumlarda istihdam edilen 4-C’liler ise yılda 11 ay çalışmakta ve 1 ay boyunca maaş alamamaktadır.. Bu nedenle, yaşanan eşitsizliklerin giderilmesi, adalet ve hakkaniyet beklentilerinin karşılanması için ilgili Bakanlar Kurulu Kararı’nın 4/C statüsünde istihdam edilen kamu görevlilerinin bütününü kapsaması, mevcut sözleşmelerde bu çerçevede değişiklik yapılması ve kapsam dâhilindeki geçici personelin çalışma sürelerinin 12 ay’a çıkarılması gerekmektedir.

 

Haziran 2011’de kamuda sözleşmeli olarak çalışmakta olan personelin kadroya geçirilmesi sağlanmışken, 4-C’li personelin kapsam dışında tutulması, kamuda sözleşmeli olarak çalışan, kamu görevlileri sendikalarına üye olma hakkı bulunan ve dolayısıyla kamu görevlisi olarak kabul edilmesi gereken 4-C’li personelin bir kez daha mağdur edilmesine neden olmuştur. Bu bakımdan Anayasanın eşitlik ilkesi adına 4-C’li personelin de kadroya geçirilmesi uygun olacaktır.

 

657 sayılı Kanunun 4-C maddesi uyarınca geçici olarak çalıştırılan on binlerce personel ve aileleri, yapılacak düzenleme ve çıkarılacak Bakanlar Kurulu Kararı ile sorunlarının çözüme kavuşturulmasını umutla beklemektedir.

 

Bu nedenle:

 

·   4-C statüsünde personel istihdamı sınırlanmalı, asli ve sürekli hizmetlerde bulunan personel kadroya geçirilmelidir.

 

·   Farklı kararlarla, kurumlara özel ödemeler kaldırılarak tüm 4-C’li personelin maaşları, emsali kadrolu personelin maaşları ile orantılı olarak belirlenmelidir.

 

·   4-C personelinin de sosyal yardımlardan faydalanması sağlanmalıdır.

 

·   Bu kapsamdaki personelin fazla çalışma ücretinden faydalandırılmaması, ILO sözleşmelerine ve insan haklarına aykırı bir uygulamadır. 4-C personeline de fazla mesai ücreti ödenmelidir.

 

·   4/C statüsünde istihdam edilen personelin; eş durumu dolayısıyla yer değiştirmesi ve askerlik dönüşü göreve başlaması sağlanmalıdır.

 

SENDİKAL BASKILAR

 

Memurlara yapılan sendikal baskılar hat safhaya ulaşmış durumdadır. Memurlar, ikna odalarına alınarak bir sendikaya üye olmaya zorlanmaktadır. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ve Türk Ceza Kanunu hükümleri çiğnenerek, Türkiye Kamu-Sen’e bağlı 85 şube başkanı, işyeri temsilcisi ve şube yönetim kurulu üyesi sürgüne gönderilmiştir. Konu ILO’ya şikâyet edilmesine rağmen sendika başkanlarımız ve genel merkez yönetim kurulu üyelerimiz hakkında soruşturma açılmakta, bazıları görevden alınmakta ve mahkeme kararıyla görevlerine iade edilmektedir. İktidar partisinin bir parti yetkilisi, bir sendikayı ön bahçesi ilan etmiş, Sayın Bülent Arınç, Bursa’da yaptığı bir konuşmada toplu sözleşmeyi yalnızca Memur-Sen’le yapacaklarını ifade etmiş; Türkiye Kamu-Sen’in anayasa değişikliğine “hayır” demesi dolayısıyla anayasal hakları kullanamayacağını söylemiştir.

 

 

Bu dönemde yüz binlerce memur, mahkemelerde hak aramak zorunda kalmıştır. Türkiye Kamu-Sen, toplu görüşmelerde konuyu 49 ayrı başlık altında, klasörler halinde Toplu Görüşmelerden Sorumlu Devlet Bakanına iletmesine rağmen hükümet konu hakkında hiçbir girişimde bulunmamıştır. Konu ile ilgili olarak muhalefet partilerinin TBMM’de sunduğu soru önergelerine hükümet tarafından cevap dahi verilmemektedir.

 

DİĞER KONULAR

 

·   Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kurum ve kuruluşlarda çalışanlar arasındaki ek ödeme ve ek gösterge farklılıkları giderilmelidir.

 

·   Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüklerindeki sanatçıların özlük, mali ve sosyal hakları, sendikalarla yapılacak çalışmalar sonrası çıkarılacak bir yasa ile yeknesaklığa kavuşturulmalıdır.

 

·   Kamu görevlilerinin görev tanımları yapılmalı, tayin ve atamaları bir kural çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

 

·   İşlem hacmi yoğun olan ve sorumluluk üstlenen Tapu Sicil Müdürlüklerinde görev yapan elemanlara, yaptıkları işten dolayı 1007 sayılı Medeni Kanun maddesince sorumluluk süresine sınırlamanın getirilmeli veya yaptıkları işten dolayı kurum tarafından Mali Mesuliyet Sigortasının yaptırılması sağlanmalıdır.

 

·   Arazide çalışan kamu görevlilerine fiili hizmet zammı getirilmelidir.

 

·   Yardımcı Hizmetler Sınıfında çalışan personelden uygun kriterleri taşıyanlar, bir defaya mahsus sınavsız olarak Genel İdari Hizmetler Sınıfına geçirilmelidir.

 

·   Bugüne kadar yapılan 9 Toplu görüşme sürecinde karar altına alınan ancak hâla hayata geçirilmeyen konular, bir an önce gerçekleştirilmelidir.

 

·   Din Hizmetleri Sınıfı çalışanlarının ek ödemeleri yükseltilmeli, ek göstergeleri 3000 olarak belirlenmelidir.

 

·   Vakıflar Genel Müdürlüğü çalışanlarına 5737 sayılı Kanuna istinaden ödenmekte olan kira gelirleri, ek ödeme kapsamından çıkarılmalıdır.

 

·   Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinde çalışan personelin döner sermaye ek ödemelerinin günün şartlarına uygun hale getirilmesi için döner sermaye oranlarının %150’den %250’ye; özellik arz eden birimlerin %200’den %300’e çıkarılması gerekmektedir.

 

·   Üniversitelerde ve Sağlık Bakanlığı’nda 4-B’li olarak çalışırken 632 sayılı KHK ile 4-A’lı statüye geçen personelin maaşlarının döner sermayeden değil genel bütçeden ödenmesi sağlanmalıdır.

 

·   Anayasada gerekli değişiklikler yapılarak emeklilerin de sendikal özgürlüğe kavuşturulması gerekmektedir.

 

·   Emeklilerin de banka promosyonlarından pay almaları için gerekli düzenleme yapılmalıdır.

 

·   Kamu Personel sistemi içindeki sınıflar daha dar tutularak, sınıf içinde toplanan hizmetlerde genel bir benzerliğin bulunması sağlanmalıdır. Dar kapsamlı hizmet sınıfları oluşturabilmek için öncelikli olarak hizmetlerin özelliklerinin belirlenmesi gerekmektedir.

 

·   Hizmet sınıfları ve bu sınıflar kapsamında bulunacak kadro unvan ve meslekler belirlendikten sonra; kadro unvan ve mesleklerin görev tanımları tam anlamıyla yapılmalı, yetki ve sorumlulukları hiçbir yanlış anlaşılmaya yol açmayacak şekilde açıklanmalıdır.

 

·   Her kadronun, öğrenim seviyesi ve liyakat ilkeleri göz önünde bulundurularak yükselebileceği derece ve kademeler belirlenmelidir.

 

·   Kamuda çalışanlar için temel ücret uygulamasına geçilmelidir.

 

·   Kamu görevlilerine sağlanan mali hakların belirlenmesinin, siyasi otoritenin inisiyatifinden çıkarılarak, geliştirilmiş sendikal örgütlenme yapısı içinde toplu pazarlık ile yapılması sağlanmalıdır. Bu bağlamda 4688 Sayılı Kanunda gerekli düzenlemelerin yapılarak, kamu görevlilerine grev ve toplu pazarlık yapma hakkının sağlanması ve kanundan kaynaklanan aksaklıkların giderilmesi gerekmektedir.

 

·   Personeli ilgilendiren mevzuat çalışmalarına, çalışan temsilcilerinin de katılımı ve görüşleri doğrultusunda karar alınması sağlanarak, çalışanlar adına sendikaların yönetime katılması uygulaması hayata geçirilmelidir.

 

·   Personel harcamaları için bütçeden ayrılan kaynak, günün şartlarına uygun olarak, enflasyon oranı, milli gelir artışı, tüketici fiyat endeksleri, genel ekonomik durum, ortalama kira, giyim, gıda, ulaşım, yakıt gibi unsurlar dikkate alınarak belirlenmeli, kamu görevlilerinin ücretleri kademeli olarak açlık sınırından yoksulluk sınırının üstüne çekilmelidir.

 

·   Sosyal güvenlik düzenlemeleri tarafların karşılıklı mutabakatı ile yapılmalı, emekli maaşları, emekli ikramiyeleri, sosyal güvenlik ve sağlık hakları kısıtlanmamalı aksine sosyal güvenlik; sosyal devlet ilkesine uygun, yoksulluğu önleyici bir araç olarak kullanılmalıdır.

 

·   Çalışanlar üzerindeki vergi yükünü azaltacak tedbirler alınmalıdır.

 

·   Personel değerlendirmesinde ele alınacak kriterler, açık bir şekilde tanımlanmalı, kişilerin inisiyatifine bırakılmayacak düzenlemeler yapılmalıdır.

 

·   Kamu yatırım ve harcamalarına yeterli kaynak ayrılmalı, değişen teknoloji güncel bir şekilde takip edilerek, kamu kurum ve kuruluşlarının bu teknolojiden faydalanması sağlanmalıdır.

 

·   Kamu görevlilerinin hizmet ürettikleri alanlar elden geçirilmeli, kullanılan araç- gereç ve tertibat ile ofis ve iş yerleri ergonomi kuralları çerçevesinde yeniden düzenlenmelidir.

 

·   Değişen hizmet ve iş riskleri göz önünde bulundurularak, fiili hizmet zammı uygulaması yeniden gözden geçirilmelidir.

 

·   Kamu kurum ve kuruluşlarının personel ihtiyaçları ve personel fazlalıkları tespit edilmeli ve norm kadro uygulaması hayata geçirilmelidir.

 

·   Bölgeler arasındaki istihdam farklılıklarını gidermek için istihdam açığı bulunan yerlerde görev yapmayı özendirici tedbirler alınmalıdır.

 

·   Kamu görevlilerinin terfilerinde liyakat ilkesine aykırı uygulamaların önüne geçilmelidir. Bu amaçla tüm görev tanımları, kadroların ödev, yetki ve sorumlulukları, yapmaları gereken işler ve bu görevlere getirilecek olan personelde bulunması gereken özellikler de açık ve kesin bir şekilde belirtilmelidir.

 

·   657 Sayılı Kanunda bulunan ve kamu görevlilerinin hayatını zorlaştıran maddeler kaldırılmalıdır. (örn: izinsiz şehir dışına çıkma, basına demeç verme yasağı gibi)

 

·   Her kamu kurumunda halkla ilişkiler alanında uzman, yeterli sayıda personel istihdam edilmelidir.

 

·   Kamu kurumlarında vatandaşlarımızın işlemlerini kolaylaştıracak ve onlara yol gösterecek özel danışma servisleri oluşturulmalıdır.

 

·   Yeterli sayıda bilgilendirme broşürleri hazırlanarak, vatandaşlara dağıtılmalı ve vatandaşlarımız, hizmetler ve bu hizmetlerden faydalanma koşulları konusunda bilgilendirilmelidir.

 

·   Kamu kurumları arasında iletişim sistemi oluşturulmalı, plansız, düzensiz ve birbirinden bağımsız hareket etmeleri önlenmelidir. (örn: önce asfalt atılıp sonra alt yapı çalışmalarının başlatılması gibi)

 

·   Bu nedenle özelikle siyasilerin, kurumlar arasındaki eş güdümü sağlamanın öncelikli görevleri olduğunu unutmaması gerekmektedir.

 

·   Merkezi ya da mahalli düzeyde her kurumun birbiriyle iş birliği ve uyum içinde çalışması sağlanmalıdır.

 

·   Kamu kurum ve kuruluşlarının amaç ve hedeflerinin, görev, yetki ve sorumluluklarının açıkça belirlenmesi gerekmektedir.

 

·   Kamu görevlilerinin, bağlı bulundukları kurumun hedef, görev, yetki ve sorumluluklarını bilmesi sağlanmalıdır.

 

·   Kurumun hedefleri doğrultusunda kamu görevlilerinin kendi görev, yetki ve sorumlulukları belirlenmelidir.

 

·   Kamu görevlilerinin hedeflerden ve sorumluluklardan haberdar edilerek, bütün hedefin önemli bir unsuru olduğunun farkına varması sağlanmalıdır.