NE OLUYOR/NE OLMUYOR veya NE VAR/NE YOK?

Türkiye'de güncel meselelerle ilgili yazı yazmak, her dönem kolay yapılabilen bir iştir. Zira ülkemizde konu sıkıntısı pek çekilmez. Gündem, her daim canlıdır, hareketlidir. Günlük, hatta gün içinde anlık gelişmeler, sık rastlanır durumlardır. Olmadık işler oluverir, olması beklenenler ise sürpriz bir şekilde gerçekleşmez. Ama her seferinde senaryo aynıdır. İlk başta bir sorgulama dönemi başlar, sonra sıcak gündemi değerlendiren uzmanlar belirir. Birkaç gün kanal kanal gezdiriliren bu kimseler bazen Türkiye'yi, kimi zaman da hem Türkiye'yi hem de dünyayı kurtarırlar. Gündemdeki konunun harareti düştükçe, uzmanlar da perdeden yavaş yavaş çekilmeye başlar. Tam her şey bitti derken gündem yine değişir ve film yeniden başlar.     
Bugünlerde de benzeri sahneleri yaşamaya devam ediyoruz. Yaşadığımız sahneler maalesef tanıdık çünkü konu yine terör. Bu sahneleri yorumlayanlar da bilindik isimler. Fakat içinden geçtiğimiz günler, yaklaşık 35 yıldır bildiğimiz yöntemlerin kullanılmadığı olaylarla dolu. Terör eylemleri, artık bizden uzakta gerçekleşmiyor. Her gün kullandığımız yol,  işyerimiz, vakit geçirdiğimiz mekânlar, hatta evlerimizin içi bile birer hedef. Zira bu bela, artık sadece dağda-bayırda-kırsalda değil yerleşim merkezlerine, ilçe ve şehir merkezlerine sirayet etti. 
Terörün yöntemleri gibi aktörleri de değişti. Bizim aşina olduğumuz bölücü örgüt PKK'nın yanına, yeni aktörler eklendi. İç ve dış kaynaklı örgütlerin sayısı arttı, bilindik örgütler de yeni uzantılar kurarak Türkiye'yi hedef alıyor. Dolayısıyla terör örgütleri, topyekûn ülkemizi hedef tahtasına oturttu. Ortadoğu coğrafyasından bildiğimiz, Irak ve Suriye gibi iç savaş yaşayan ülkelerde hemen her gün gerçekleşen terör olayları, bize de bulaştırıldı. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu eylemler, hiçbir ayrım yapılmaksızın ve cüretkârca yapılmaktadır. Teröristler toplumu, iliklerine kadar korkutmak ve bezdirmek için her yolu deniyorlar. En son Kayseri'de, komando birliklerimize yapılan eylem de bunun tipik bir örneği. Adı efsanevî bir şöhrete sahip olan komandolarımıza bile saldırarak bir psikolojik propaganda tekniği uyguluyorlar. Ayrıca Kayseri gibi bu tip eylemlerin hemen hiç yaşanmadığı, terörle mücadelede safı çok net olan tarihî bir şehir hedef alınıyor. Genelkurmay Başkanı'nın memleketi olması da bir başka etken. Bütün bunlar, insanları aynı noktaya yöneltiyor: "Ne oluyor?" veya "Olmayan ne?"  
Terörle mücadele etmekle görevli olan hükümet ise her terör eylemi sonrası ezberlenmiş bir dizi lafı sırlıyor. Kameranın karşısına geçen her yetkili, "intikam" içerikli gaz alıcı açıklamalarla durumu idare ediyor. "Terörün kökünü kazımak üzereyiz. Üç vakitte bu iş bitecek.” gibi söylemlerle işi geçiştirme telaşı var. Beynin arkasında ise "Birkaç gün idare edelim. Nasılsa unutulur." düşüncesinin varlığı çok belli. Ama artık vatandaş, yavaş yavaş sorguluyor. Olanı ve olmayanı görmeye başlıyor. Meselenin sadece istihbarat zafiyetinden kaynaklanmadığını tespit edebiliyor ve şu soruyu soruyor: "Eskiden olmayıp da şimdi olanlar, acaba neyin yokluğunu gösteriyor?"
Aslında sorunun cevabı bellidir. Bir süredir Türkiye'de, devlet mekanizması işlemiyor. Buna ister zafiyet densin, isterse art niyet aransın hiç fark etmez. Sonuç önemlidir ve dünyanın her yerinde, bu durumda tek gerçek bir vardır. Can güvenliği, eskiye oranla daha kötü bir noktaya gelmişse bunun sorumlusu, can güvenliğini temin etmesi gereken devlettir. Yasama, yürütme ve yargı ayakları üzerine oturan bu mekanizma layıkıyla çalışırsa bu tip olaylar, asgari seviyeye düşer ve sıfırlanır. Yok eğer bir aksama varsa bu şiddet sarmalının nerede başlayıp nerede biteceği belli olmaz. Üstelik devlet işlemezse hemen her konu, bir sorun hâline gelir ve o ülke, vatandaşlarının kafasında yaşanacak bir yer olmaktan çıkmaya başlar. İşin kötüsü, terör örgütlerinin de onların sahiplerinin de istediği tam da budur: Vatandaşın iradesini sarsmak, çözmek ve eritmek. 
Devlet dediğimiz organizasyon, belli başlı bazı kıstaslarla idare edilir. En önemlisi de hangi sistemi işletirseniz işletin, ne yenilik yaparsanız yapın, her kurum gibi devlet de kendi gelenekleriyle ayakta kalır. Zira bu gelenekler, devletin hem arşivi hem de benzer durumlar karşısında başvuracağı bir çözüm sepetidir. Türkler gibi binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir milletin devleti de bu temel üzerine inşa edilmiştir. Bu geleneklere sırtını dönüp "Ben yaptım oldu." derseniz, sürekli kandırılırsınız. Elbette hata yapmak, kandırılmak hep birer tecrübedir ve iyi değerlendirilirse doğrulara ulaşmak için birer araçtır. Fakat devleti idare edenler için gelenekleri dikkate almak ve tarihî tecrübeye müracaat etmek, hep bu aldatılmalara set çeker. Kaldı ki devlet adamlarının kandırılma lüksü olamaz çünkü bulundukları makam, hata kaldırmaz. Bu sebeple ülkemizin gündemine giren anayasa değişikliklerini değerlendirirken bu ölçüler dikkate alınmalıdır. Zira anayasa, bir devletin yapısını ve işleyişini düzenlediği gibi devlet organlarının toplumla ilişkilerini de düzenler. Bu sebeple mesele, sadece sistem değil sistemi işleten zihniyettir. "Bu zihniyet, geleneği ve tarihî tecrübeyi ne kadar dikkate alıyor?" şeklindeki bir soru, tam da bugünlerde sorgulanmaya muhtaçtır. Dolayısıyla TBMM'deki milletvekilleri de buna dikkat etmelidir. Zira tarih, kendilerinden böyle bir hassasiyeti, her zamankinden daha çok beklemektedir.         

Öte yandan 2017 yılının, Türk ve İslam coğrafyasına huzur ve barış getirmesini temenni ediyorum.  

Saygılarımla